Şeytan Çıkarma Şeytan Çarpması Musallatı

EUZUBİLLAHİMİNEŞEYTANİRRACİM………..  EUZUBİLLAHİSSEMİİLALİMİMİNEŞŞEYTANİRRACİM……….    ESTAUZUBİLLAHİSSEMİİLALİMİMİNEŞŞEYTANİRRACİM……..       BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Değerli Kardeşlerim;

Bu bahiste bizzat birçok defalar şahit olduğum ŞEYTAN

ÇARPMASI konusuna bir açıklık ve ön bilgi vermeye çalışacağım.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki şeytan çarpması şeytanın

istediği hayat tarzını benimseyenlerde ve şeytanın istediği

şekilde yaşayanlarda nadiren görülmektedir. Bunun nedeni

şeytan kendisine tabi olanlara pek fazla rahatsızlık vermez. İlla ki

bariz bir bedduaya maruz kalmış olalar. Bilindiği üzere Şeytan-ı

Lain Allah’ın (c.c.) huzurundan kovulma ve lanetlenme nedeni ne

ise şeytan Çarpmasının da en büyük nedeni ademoğlunda da

aynen cerayan etmektedir. Ne gariptir ki şeytanı lain kendisi

nasıl Allah’ın (c.c.) huzurundan kovuldu ve nasıl lanetlendi ise

asırlar boyunca insanoğlunun Allah katında esfeli safiline

düşmesi için gerek hilelerinde gerekse vesveselerinde ve

aldatmalarında KİBİR üzerinde çok şiddetli çalışmış ve

ademoğlunu tevbe etmeden kabre girmesi konusunda tüm gücü

ve gayreti ile MÜCADELE ETMEKTEDİR. Özellikle bu konuda

nazarı dikkati çeken iblisin günahı nasıl ki kendi soyunu

lanetlemiştir; sizler de kesinlikle her fiil ve günahınızda mutlaka

neslinizi düşününüz. Meşhurdur ki dedesi ekşi elma yese

torununun dişi kamaşır insanlar arasında iştihar bulmuş bir

sözdür.Bu alanda cayi dikkat bizzat şahid olduğum şudur ki anne

ve babaların bedduaları hatta anne ve babaların çocuklarına ve

çocuklarının çocuklarına yaptıkları ahlar ilenmeler ve okunan

lanetlerin tesirleri ve şiddetli çarpılmalar günümüzde o kadar

artmıştır ki benim gibi bir acizin şahit olduğu olaylar ciddi

manada ürkütücü boyutlarda yaşanmakta olduğuna çok defalar

şahit oldum..Şunu da açıkca ifade etmeliyim ki bilindiği üzere

şeytan lanetlenmeden önce meleklere hocalık yapacak

mertebede ve beş büyük melekten birisi idi. Nitekim onun kibri

onu aşağıların aşağısı derecesine sükut etmiştir. Sizler bugün

kibirleri ile şeytan misal lanetlenen ve kurana ve sünneti

seniyyeye göre değil aynen şeytanın ağzından çıkan sözde

olduğu gibi BANA GÖRE… BANA GÖRE sözde alim ve hoca

sıfatındaki ŞEYTAN ÇARPMASINA VE LANETLENMEYE MARUZ

KALMIŞ KİŞİ VE ŞAHISLARDAN NACİZANE KAÇINMANIZI VE

HAYATINIZDA KURANIN VE PEYGAMBERİMİZ ALEYHİSSALATUVESSALAMIN SÜNNETİ SENİYYESİNİN KALESİ İÇERİSİNE GİREREK İMANIMIZI VE NESLİMİZİ MUHAFAZAYA ÇALIŞALIM İNŞAALLAH..

KALDI Kİ GÜNÜMÜZDE ANNE VE BABASINA SÖVENLERİN HATTA DÖVENLERİN OLDUĞU BİR ASRI AHİRDE ŞEYTANI BİLE  UTANDIRACAK FİİLLER AÇIKCA İŞLENMEKTEYKEN ADEMOĞLUNUN ŞEYTAN MUSALLATI  KAÇINILMAZDIR..

ŞEYTAN ÇARPMASI VE TASALLLUTUNUN NEDENLERİ.

1-) EKBER-ÜL KEBAİR(BÜYÜK GÜNAHLAR)

İnsanı helaka götüren kebair  7′dir, fakat helaka götürmeyen kebair  70′tir.Bir kısım alimlerin 7 demesinden murad Ekber-i Kebairdir. Bir kısmının 70 dedikleri 2. derecedeki kebairdir.Yedi adedi üzerinde duran alimler şu hadisi şerifi delil göstermektedir: “Mühlik olan (helak eden) yedi kebairden (büyük günahtan) içtinab ediniz(sakınınız).1) ŞİRK-İ BİLLAH (Allah ‘a şirk koşmak) 2) SİHİR (büyücülük), 3) KATL (haksız yere adam öldürmek), 4)RİBA (faiz yemek), 5) YETİM MALI YEMEK, 6) HARPTEN KAÇMAK, 7)AFİFE (Namuslu) KADINLARA ZİNA İSNADINDA BULUNMAK.Üstad hazretleri Barla Lahikasında harpten kaçmak yerine manevi firar olan” DİNE ZARAR VEREN BİD ‘ALARA TARAFTAR OLMAYI” söylemiş, birde ana-baba’ya asi olmayı ve kat-ı sıla-i rahimi söylemiş. Büyük günahların sayısının çok olduğunu belirtmekte, bu yetmiş büyük günah içerisinden yedisini “ekberül kebair” olarak tavsil etmektedir ki, bu en büyük yedi günah şunlardır: 1) Katl, 2) Zina, 3) İçki içmek, 4) Ana- Baba hakkını gözetmemek ,akrabalarla münasebeti kesmek, 5) Kumar, 6) Yalancı şehadetlik, 7) Dine zarar verecek bid’alara taraflar olmak.

2-) LANETLEME VE LANETLENME

Şemseddin Sami, Kamus-u Türki’de “lanet” kelimesini açıklarken bu kelimenin aynı zamanda “beddua” manasında kullanıldığını da belirtir. Bazı alimler ise, “beddua, lanete yakın bir şeydir” demişlerdir. Bazı hadislerde ise her iki kelime beraber zikredilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de “lanet” ifadesi yer almaktadır, fakat bu tabir başta müşrik ve Yahudi olmak üzere kafirleredir. Çünkü “lanet”in manası, “insanın Allah’ın rahmet ve affından uzak kalmasını istemektir.”

Bu meseleye ışık tutması açısından bu hususta rivayet edilen bazı hadisleri nakledelim:
“Allah’ın laneti, gazabı ve Cehennemi ile lanetleşmeyin.”(1)
“Mü’min lanet edici olamaz.” (2)
“Kamil bir mü’min kimseyi kötülemez, lanetlemez, aşırı gitmez ve hayasızlık etmez.” (3)
“Şüphesiz ki, lanetçiler Kıyamet Gününde ne şehid olabilirler, ne de şefaatçi…”(4)
Bir seferinde Peygamber Efendimize, “Ya Resulallah! Müşriklere beddua edin” denildiğinde, Resulullah (a.s.m.) şöyle cevap vermiştir: “Ben lanetçi olarak gönderilmedim. Ben ancak ve ancak rahmet olarak gönderildim”(5)

Yine bir defasında Hz. Ebû Bekir kölelerinden bazısına lanet ediyordu. Bu sırada Resulullah (a.s.m.) çıkageldi ve Hz. Ebû Bekir’e şöyle buyurdu: “Hem sıddikler, hem de lanet ediciler… Hayır, Kabe’nin Rabbine yemin olsun ki, bu olamaz.”
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir kölelerinden bazılarını azat etti ve daha sonra gelerek, “Bir daha yapmayacağım” diye Resulullaha söz verdi.(6)

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste ise, “Sıddik bir kimseye lanetçi olması yakışmaz” buyurmuşlardır.(7)

Mü’mine yapılan lanetin mes’uliyetine gelince; bu hususta da Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Her kim bir mü’mine lanet ederse, bu, onu öldürmek gibi günahtır. Her kim bir mü’mine küfür isnat ederse, bu da onu öldürmek gibi günahtır.” (8)

Bu hadisin izahında şöyle denilmektedir: “Çünkü lanet, mü’mini uhrevi nimetlerden mahrum olmasını temennidir, öldürmekle müsavidir, günahtır.” Bu meselede rivayet edilen bir başka hadis de şu mealdedir:
“Muhakkak, lanet bir kimseye tevcih edildiği zaman ona yönelir. Eğer ona bir yol ve menfez bulursa (o kimse laneti hak etmişse) onda kalır. Lanet hakkı değilse, “Ey Rabbim, falan kimseye yöneltildim, fakat ona ne bir yol ve ne de bir menfez bulabildim” der. Kendisine, “Geldiğin yere geri dön” denilir. (9)

Peygamberimiz (a.s.m.) birçok hadislerinde lanet ve bedduayı yasaklamış, bu şekilde davranışın mü’mine yakışmayacağını bildirmiştir. Yani hiçbir haklı ve meşrû bir sebep yokken bir mü’mine lanet okumak büyük günahlardan sayılmıştır.
İbni Hacer laneti ikiye ayırır: Birincisi, belli bir topluluğa, diğeri de belirsiz bir topluluğa yapılan lanettir. Belli bir topluluğa misal olarak, Resulullah (a.s.m.), Ra’lan, Zekvan ve Asabe kabilelerine lanet etmiştir; ancak bunların küfür üzerine öleceklerini biliyordu. Belirsiz bir topluluk üzerine yapılan lanete hadis kitaplarında pekçok misal verilmektedir ki, bu da genel bir ifade içinde geçmektedir.

Mesela, Peygamberimiz faiz yiyenleri, hırsızlık yapanları, malının zekatını vermeyenleri, içki imal edenleri, içenleri, rüşvet verip alanları, Müslümanları aldatanları, kadın elbisesi giyen erkeği, erkek elbisesi giyen kadınları… lanetlemiştir. (10)

Teftazani bu meseleyi, “buradaki lanet hakiki manada lanet olmayıp asıl maksat, bu fiillerin kötülüğünü bildirip insanları onlardan sakındırmaktır” şeklinde izah eder.

Kaynaklar
1. Timizi Birr:48.
2. et-Tergib ve’t-Terhfb, 3:470.
3. Tirmizi, Birr:48.
4. Müslim, Birr^B.
5. Müslim, Birr:B7.
6. et-Tergib ve’t-Terhtb, 3:469.
7. Müslim, Biır:84.
8. Tecrid Tercemesi, 12:139.
9. et-Tergib ve’-Terhib, 3:473.
10. İbni Hacer el-Heytemi, ez-Zevacir, 2:6:-61.

Lanetlikler

Diğer Peygamberler, kavimlerine lanet ettikleri halde, Peygamber efendimiz lanet etmemiştir Bir savaşta, kâfirlerin yok olması için dua etmesini istediklerinde (Ben lanet etmek için, insanların azap çekmesi için gönderilmedim Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim) buyurdu Nitekim Kur’an-ı kerimde mealen, (Seni âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruluyor (Enbiya 107)

Ancak lanete müstahak olanlara lanet etmiştir Bu konuda sahih olan çok hadis-i şerif vardır Hadis-i şeriflerde (Allah lanet etsin!) denilen zümrelerden bazıları şunlardır:

(Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun!) [Hakim]

(Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına lanet olsun!) [Buhari]

(Rüşvet alıp verenlere Allah lanet etsin!) [İbni Mace]

(Eshabıma sövenlere Allah lanet etsin!) [Hakim]

(Zekat vermeyenlere Allah lanet etsin!) [Nesai]

(Ana babasına lanet edene Allah lanet etsin!) [Müslim]

3-) BEDDUA VE İLENME

Diğer Peygamberler, kavimlerine lanet ettikleri halde, Peygamber efendimiz lanet etmemiştir Bir savaşta, kâfirlerin yok olması için dua etmesini istediklerinde (Ben lanet etmek için, insanların azap çekmesi için gönderilmedim Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim) buyurdu Nitekim Kur’an-ı kerimde mealen, (Seni âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruluyor (Enbiya 107)

Ancak lanete müstahak olanlara lanet etmiştir Bu konuda sahih olan çok hadis-i şerif vardır Hadis-i şeriflerde (Allah lanet etsin!) denilen zümrelerden bazıları şunlardır:

(Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun!) [Hakim]

(Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına lanet olsun!) [Buhari]

(Rüşvet alıp verenlere Allah lanet etsin!) [İbni Mace]

(Eshabıma sövenlere Allah lanet etsin!) [Hakim]

(Zekat vermeyenlere Allah lanet etsin!) [Nesai]

(Ana babasına lanet edene Allah lanet etsin!) [Müslim]
Dost-düşman kime karşı olursa olsun, bedduâ etmek; tel’in etmek, lânetlemek, ilenmek, birisine kötü olması ve başına kötülük gelmesi için duâ etmek ve hakkında kötülük istemek demektir. Bedduâ konumunda olan kişinin iki hâli vardır: Ya haklıdır, ya haksızdır.

1- Haksız ise, bedduâ yapmakla haddini aşmış ve hattâ zulüm yapmış olmaktadır. Ki bu haramdır. Çünkü haksız bedduâ ancak “sû-i zan”dan beslenir. Sû-i zan ise, haramdır. 1

Laf aramızda, aslında toplum olarak, zanlarımızın çoğu kötü cinstendir. Yani kulağımıza gelen bilgi ve haberlerde, ya da içimize düşen şüphelerde muhatabımız lehine delil varsa, ancak o zaman hüsn-ü zanna, yani iyi zanna gidiyoruz. Halbuki delil varken iyi zan sahibi olmak marifet değildir, fazîletten de sayılmaz. Çünkü zaten muhatabımızın delili, kötü zan kapısını kapamıştır.

Biz; muhatabımızın elinde delil varken değil, delil yokken; göstergeler muhatabımızın aleyhine işliyor gibi görülmeye yüz tutmuş iken; muhatabımızı içimizde mahkûm etmeye meyletmişken; kulağımıza muhatabımız aleyhine sözler gelmeye başlamışken; muhatabımızı yargısız infâza kurban etmeye değil, hüsn-ü zanna, yani muhatabımız hakkındaki iyi zannımızı bozmamaya, kulağımıza gelen veya içimize doğan kötülük düşüncesini de muhatabımız lehine tevil etmeye memur ve vazifeliyiz. Yüce dînimiz zanna dayalı bilgilerde muhatabımızı bizim şerrimizden korumuştur. Ki, sû-i zannın hemen arkası, çoğu zaman bedduâdır. Bedduâları araştıralım, inceleyelim: Esefle göreceğiz ki, büyük çoğunluğu haksızdır, yani sû-i zandan beslenmektedir. Böyle haksız yere yapılan bedduâlar, ilenmeler, tel’inler, lânetlemeler, Allah nezdinde makbul de değildir. Çünkü haklılık yoktur, çünkü sû-i zanna dayanmaktadır, çünkü gerçeklerden uzaktır.

2- Haklı konumda olana gelince, eğer insaf sahibi ise bedduâya yol vermez. Ya ıslâhı için duâ eder. Ya da, çok rencîde olmuş ise, sabrı ve insafı kurumuş ise, onu, Allah’ın adâletine, cezâsına, celâline, kahrına ve kibriyâsına havâle etmekle, yani Allah’a ısmarlamakla yetinir.

Haklı olan kişinin böyle bir havâlesini ise Cenâb-ı Hak çoğu zaman makbûle şâyân bulur, kabul eder ve onun hakkını ondan mislî bir cezâ ile alır.

Fakat buradaki havâlenin dil ile, çok galiz tabirlerle, sövüp saymakla, bağırıp çağırmakla yapılmasına gerek yoktur. Esasen, böyle galiz tabirler, sövmek ve saymaklar kişiyi, Allah nezdinde haklı iken, haksız duruma da düşürebilir. Çünkü karşı tarafın el ile verdiği zararı, kendisi de dil ile vermiştir, hakkını dili ile kendisi almıştır, Allah’ın adâletine bırakmamıştır.

Bir kişinin haksız yere kalbinin incitilmesi, gönlünün kırılması, gözlerinin yaşarması esasen fıtrî bir bedduâ hâlidir. Ve asıl bedduâ dili de budur. Dilinin hiçbir biçimde tel’in ifâdesi okumasına, yani bedduâ etmesine gerek yoktur. Çünkü Allah, Ahkemü’l-Hâkimîn’dir; hâkimlerin Hâkim’idir. Erhamü’r-Râhimîn’dir; merhametlilerin en merhametlisidir. Mâsumların, mazlumların, dilsizlerin, yavruların, çaresizlerin, kimsesizlerin, hayvanların hal dili ile çaresizlik içinde yaptıkları beddualardan sakınmalıdır.

Halkımız, ters giden işinde birinin hakkı ve hukûku söz konusu olduğunu düşünür veya üzerinde bedduâ izleri arar. Bunda haksız da değildir. İşimizin ters gidişi bazan üzerimizdeki bir bedduânın eseri olabilir. Düşünürüz, hatâmızı anlarız, pişman oluruz ve tevbe ederiz.

Haklı konumda olduğumuz halde bedduâ yapmamak ve muhatabımızın ıslâhını dilemek, hidâyeti için duâ etmek, ahlâkımızın güzelliğini gösterir. Sünnet olan da budur. Yani zarar gördüğümüz birisinin, ıslâhı için duâ etmek sünnettir.

Hakkı tebliğ için Taif’e giden Peygamber Efendimiz (asm), burada hiçbir güler yüzle karşılaşmamakla berâber, Taif’lilerin küstahça hakâretlerine, alaylarına, istihfaflarına, ağır sözlerine ve ezâlarına maruz kalmıştı. Bununla bırakmadılar; ne kadar ayak takımı, sokak genci ve köle varsa, Fahr-i Kâinât Efendimizin (asm) üzerine saldırttılar. Gözü dönmüş kendini bilmezler, İki Cihan Güneşini (asm) taşa tuttular. Öyle ki, taşların acısından Peygamber Efendimiz (asm) yürümekte zorlanıyor, oturuyor; fakat vicdan yoksunları yeniden taşa tutuyorlar, Allah Resûlünü (asm) kalkmak ve uzaklaşmak zorunda bırakıyorlardı. Mübârek vücudu yara almıştı, ayakları kan içinde kalmıştı. Kendisini bir bağın içine attı ve Allah’a şöyle duâ etti:

“Allah’ım! Güçsüzlüğümü ve halk tarafından hor ve hakîr görüldüğümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen, zaif olduğunu hissedip Sana sığınanların Rabb’isin. Sen, beni kötü huylu, asık suratlı ve yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hattâ işlerimi eline verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak derecede üzerimde merhamet sahibisin. Allah’ım, eğer Sen bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Bununla berâber, Senin koruyuculuğun, bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Senin gazabına uğramaktan, ya da hoşnutsuzluğuna düşmekten, Senin o karanlıkları yırtan, parlatan ve dünya ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhî nûruna sığınıyorum. Sen râzı olasıya kadar affını diliyorum. Allah’ım, beni affet! Her kuvvet ve her kudret ancak Seninle kâimdir.” Sonra Hazret-i Cebrâil (as) ile birlikte dağlar meleği göründü. Hazret-i Cebrâil (as);

“Şüphesiz Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti. Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere onlara emredebilirsin” dedi.
Dağlar meleği, emretmesi halinde, kaşla göz arasında müşriklerin üzerine Ebû Kubeys dağı ile Kuaykıan dağlarını yıkarak müşrikleri helâk edebileceğini belirtti. Fakat Rahmet Elçisi Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Allah’ın, bu müşriklerin sulbünden, yalnız Allah’a ibâdet eden ve hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarmasıdır.”2

Demek, haklı da olsak, bedduâya sarılmak fazîlet değil, şeref değil, mârifet değil, insaf değil, erdem değildir.

Dipnot:
1-Hucurât Sûresi, 49/12;
2-Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 9/1333; Tecrit Terc. 2/759

4-)KİBİR VE ENANİYET(BENLİK DUYGUSU)

Şeytan’a ait bir özellik olan kibir, onun Hz. Adem’e secde etmesini engellemişti. Cenab-ı Allah bunu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatmaktadır:
“(Hz. Adem’e) secde etmekten yalnızca İblis kaçındı. Kibirlendi ve kâfirlerden oldu” (el-Bakara, 2/34).

Küfür ve inkârın en önemli sebebi kibirdir. Bunu Hz. Adem (a.s)’ın kıssasında görmek mümkündür. Nitekim şeytan’ın kibrinden dolayı isyanından sonra, inkâr ve isyan edenlerin çoğu kibir nedeniyle isyan etmişlerdir. Hz. Musa’nın apaçık delilleri karşısında Firavun inkâr etmişti. “Sonra da Musa’yı ve Harun’u, firavun ve topluluğuna mucizelerimizle gönderdik. fakat onlar, kibirlendiler ve suçlu bir kavim oldular” (Yûnus 10/75). Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde inkâr eden zengin ve ileri gelen insanlar kibir neticesinde inkar etmişlerdir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “En sonunda da sırt çevirdi. Büyüklük tasladı ve şöyle dedi: “Bu eskilerden kalan bir sihirden başka bir şey değildir” (el-Müddesir, 74/23-24), Zenginlik, ululuk ve makam sahibi olmakla kibrin yakın alakası, Allah Teâlâ’nın beytan’a şu hitabında görülmektedir: “Kibirlendin mi, yoksa kendini yüce mi zannettin?” (Sâd, 38/75),

Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur’ân’da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya’dan sık sık bahsetmektedir,

Hz, Nuh (a.s) oğluna vasiyet ederken “iki şeyden seni menederim, biri şirk diğeri kibirdir” buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, I, 170). Ebu Reyhâne (r,a) Hz. Peygamber (s.a.s)’den şöyle rivayet etmiştir: “Cennete kibirden hiçbir şey giremez”. Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasülü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?” Hz, Peygamber (s.a.s) “Hayır bu kibir değildir. Allah güzeldir güzeli sever Kibir hakkı küçük görmek ve başı gözü ile insanlarla alay etmektir” (Müslim, İman, 47; Ahmed b Hanbel, lV, 133-134) buyurdu. Bu hadis-i şerif hakk karşısındaki alaycılık ve inkârın kibir olduğunu anlatmakla birlikte insanlarla alay etmenin kibirden kaynaklandığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber yanında sol eli ile yemek yiyen bir adama “sağınla ye” demiştir. Adam “sağımla yiyemiyorum” deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yiyemez ol; Bu adamın sağıyla yemek yiyemiyorum demesi yalnızca kibrindendir” (Müslim, Eşribe, 107).

Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür bulunan hiç bir kimse de cennete giremez” (Müslim, İman, 147, 148, 149; Ebû Dâvud, Libâs, 26; Tirmizi, Birr, 610; İbn Mâce Mukaddime, 9; Zühd, 16), Bu hadis-i şerifin Müslim’in es-Sahih’indeki bab başlığı, “kibrin haram olması ve bunun açıklanması” şeklindedir. Buradan da anlaşılacağı gibi kibir haram olan kötü huylardan birisidir. Hadisteki ifade kibirli insanın cennete giremeyeceğini anlatmaktadır. Ancak buradaki kibir, Allah’a ve Peygamber (s.a.s)’e karşı olan kibirdir. Ahlâkî bir özellik olarak kibir, başkalarını küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik insanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkarabilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah’ın afv ve mağfiretiyle cennete girecektir, Nitekim bir âyet-i kerime’de Allah Teâlâ: “Biz onların kalblerindeki kin ve hasedi çıkaracağız” (el-Hicr, 15/47) buyurarak, cennete giren insanların kalbinden dünyadaki ahlâkî kusurlarının temizleneceğini anlatmaktadır.

Bu konudaki bir başka hadis-i şerif şöyledir: “Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah’ın huzuruna, Allah kendisine gazablanmış olarak çıkar” (Ahmed b. Hanbel, II, 118). Bu hadis kibirlinin âhiretteki durumunu gözler önüne sermektedir. Bu tür bir gazab-ı ilâhiye sebep olarak Hz. Peygamber insanın elbisesini sürüyerek çalım satmasını ve kibirlenmesini de göstermiş ve: “Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz” (Müslim, Libâs, 42) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifler ahlâkı bir kusur olan kibrin Allah nezdinde ne derece kötü kabul edildiğini anlatmaktadır. Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edilmiş ve lanetlenmiştir. Hz, Peygamber şöyle buyurur: “Mütekebbirler kıyamet gününde, insan yeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her taraflarından zillet onları kuşatır…” (Tirmizî, Kıyâme, 47; Ahmed b Hanbel, II, 179).

Hz, Peygamber, kibirlilerin cehenneme gireceğini şöyle anlatmıştır: “Cennet ile cehennem münakaşa ettiler. Cehennem şöyle dedi: “Bana zâlimlerle kibirliler girecek” Cennet onu şöyle cevapladı. “Bana zayıflarla yoksullar girecek” Bunun üzerine Allah (c.c) berikine “Sen benim azabımsın seninle dilediğime azab ederim” buyurdu. Ötekine de “Sen benim rahmetimsin, Seninle dilediğime rahmet ederim Sizin her biriniz için dolu dolu insanlar var” (Müslim, Cenne, 34, 35, 36) buyurdu. Bu konudaki kudsi bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kibriyâ ridam, azâmet izârımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım” (Ebû Dâvud, Libâs, 25; İbn Mâce, Zühd, 16). Hz. Peygamber (s.aş) kibri zemmettiği gibi, kibrin müspet karşıtı olan tevâzuyu da övmüştür. Bir hutbelerinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah azze ve celle bana şöyle vahyetti: Mütevâzî olun, öyle mütevâzî olun ki, biriniz diğerine karşı övünmede bile bulunmasın” (ibn Mâce, Zühd, 16)

İslâm bir ahlâkî kusur olan kibri yasaklamıştır. Böyle bir kibir haramdır, Allah’ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir daha vardır ki Kur’an bunu “Müstekbir” ifadesiyle ifade etmiştir. Müstekbirler Allah’ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah’ın kullarını kendi köleleri yapmak için Allah’ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâlâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: “İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) sonuç muttakilerindir” (el-Kasas, 28/83). (Ayrıca bk. İstikbar, Müstekbir maddeleri).

Kibir, İnsanı İnkâra Sürükler…
Kibir, insanın kendisini başkasından üstün görmesidir. İnsan, kendisini başkasından üstün görmekle, kalbi rahat eder, kendini ve ibadetlerini beğenir. Kibir, kötü bir huydur, kalb hastalıklarındandır ve haramdır. İnsanın Halıkını yani yaratanını, Rabbini unutmanın alametidir. Çok kimse, bu kötü hastalığa yakalanmıştır. Hadis-i şerifte; “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete giremez”buyurulmuştur.Kibrin en kötüsü, Allahü teâlâya karşı kibirli olmaktır. Nemrud böyle idi. Tanrı olduğunu ilan etti. Allahü teâlânın nasihat vermek için gönderdiği Peygamberi ateşe attı. Firavun da böyle ahmaklardan biri idi. Mümin suresinin 60. âyet-i kerimesinde mealen;”Büyüklenerek bana ibadet etmeyenler, alçalmış olarak Cehenneme girecektir” buyurulmuştur.Peygamberlere karşı kibirlenenler de olmuştur. Peygamberleri kendileri gibi bir insan olarak gördükleri için, kibirlenerek iman etmemişler, kabul etmemişlerdir.Herhangi bir hususta kendini başkasından üstün gören kibirlidir. Kibrin sebepleri ise; ilim, ibadet, soy, güzellik, kuvvet, servet, mevki, yakınların çokluğu gibi şeylerdir. Halbuki bunlar, insanda kalıcı değil, geçicidir. Nitekim 200 bin sene itaat, ibadet eden iblis yani şeytan, kibirlenip secde etmediği için, ebedi olarak melun olmuş, lanetlenmiş ve reddedilmiştir. Hadis-i şerifte;”Allahü teâlâ buyuruyor ki; kibriya, üstünlük ve azamet bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehenneme atarım, hiç acımam”buyurulmuştur.Kibriya sıfatı, Allahü teâlâya mahsustur. İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allahü teâlâ katında kıymeti olmaz.Yanına başkasının oturmasını istememek,
Hastalarla birlikte oturmamak,
Evine lazım olan eşyaları alıp evine getirmemek,
Eski elbisesini tekrar giymekten hoşlanmamak,
İş başında iş elbisesi giymek istememek,
Fakirlerin davetine gitmek istemeyip zenginlerinkini tercih etmek,
Akrabasının ve çocuklarının ihtiyaçlarını temin etmemek,
Doğru sözü, haklı tenkitleri kabul etmeyip münakaşa etmek,
Kusurunu, kabahatini bildirenlere teşekkür etmemek,
İçeri girince, oradakilerin ayağa kalkmaları hoşuna gitmek gibi şeyler,

Hep kibir alametidir.
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:“Kalb meleklere mahsus bir evdir. Gadab, şehvet, hased, kibir gibi kötü sıfatlar, uluyan köpek gibidirler. Köpeklerin bulunduğu yere melekler girmez. Hadis-i şerifte, (Köpek ve resim bulunan eve melekler girmez) buyuruldu. Bu hadis-i şerifteki evin kalb olduğunu ve köpeğin de, kötü huylar demek olduğunu söylemiyorum. Açık manalarına inanmakla beraber, yukarıdaki manaları da ilave ediyorum.”Bir kimse, başkasının tenkidinden hoşlanmıyor, onun benden ne farkı var, o da bir insan diyorsa, hakkı onun ağzından duymak zor geliyorsa, bilmelidir ki bu da kibirdendir.İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:“İnsanın dışında şeytan bulunduğu gibi, içinde de vardır. İnsanın içindeki şeytanı, onun kudretinin, enerjisinin taşkınlığıdır. Enerji artınca, insanda kibir ve yükseklik hasıl olur. Kötü sıfatların en aşağısı da, bu kibir sıfatıdır. Enerjinin teslim olması, selamet bulması, bu kötülüğün ondan gitmesidir.”
Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği görür ve köpeğe değip necaset bulaşmasın diye eteklerini toplar. O anda köpek dile gelerek der ki:
“Benden sana bulaşacak kir, üç defa yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri, yedi deryada yıkansa temiz olmaz.”Netice olarak kibir, insanı, Allahü teâlânın bütün emirlerine muhalefet etmeye sevk eder. Çünkü kibirli insan, başka birinden hak ve hakikati duysa, onu kabul etmek istemez, hemen karşı çıkar ve çeşitli yollardan, onların doğru olduğunu bile bile çürütmeye çalışır. Takıyyüddin Sübki hazretlerinin buyurduğu gibi:
“Bütün fesadın başı kibirdir. Kibir, kalbi, nasihat kabul etmekten ve emre itaat etmekten alıkoyar.”GüZeL GöReN GüZeL DüŞüNüR, GüZeL DüŞüNeN HaYaTıNdaN LeZzeT ALıR.(Bediüzzaman Said Nursi)

 

  Netice olarak kibir, insanı, Allahü teâlânın bütün emirlerine muhalefet etmeye sevk eder. Çünkü kibirli insan, başka birinden hak ve hakikati duysa, onu kabul etmek istemez, hemen karşı çıkar ve çeşitli yollardan, onların doğru olduğunu bile bile çürütmeye çalışır. Takıyyüddin Sübki hazretlerinin buyurduğu gibi:
“Bütün fesadın başı kibirdir. Kibir, kalbi, nasihat kabul etmekten ve emre itaat etmekten alıkoyar.”

5-) KUL HAKKI

Anne-babaya öf bile demeyelim…
Hz. Ebu’d-Derdâ’nın (ra), şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu işittim: “Anne-baba, Cennet’in orta kapısıdır. Artık sen o kapıyı ister zayi et, ister muhafaza et.” (Tirmizî, Birr, 3)
Rabbimiz bizi şöyle ikaz ediyor: “Rabb’in şöyle buyurdu:ALLAH’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, “öff!” bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et: “Yâ Rabbi, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de onlara merhamet buyur!” (İsrâ Sûresi, 17/23-24)En çok kim hak sahibidir?Efendimiz’in hadislerine baktığımızda anne hakkının baba hakkından üç misli fazla olduğunu öğreniyoruz.
Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam gelerek: “Ey ALLAH’ın Resulü! İyi davranıp hoş sohbette bulunmama en çok kim hak sahibidir?” diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam): “Annen!” diye cevap verdi. Adam: “Sonra kim?” dedi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: “Sonra kim?” dedi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: “Sonra kim?” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) bu dördüncüyü: “Baban!” diye cevapladı.” Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1)

Abdullah İbn Amr İbn’l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam: “Ey ALLAH ’ın Resulü benim malım ve bir de çocuğum var. Babam malımı almak istiyor. (Ne yapayım?)” diye sordu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam): “Sen ve malın babana aitsiniz. Şunu bilin ki, evladlarınız kazançlarınızın en temizlerindendir. Öyle ise evladlarınızın kazançlarından yiyin” buyurdu. (Ebu Dâvud, Büyû’ 79; İbn Mâce, Ticârât 64.)Cennet onların ayağı altındadırMuâviye ibn Câhime’nin anlattığına göre; Câhime (radıyallahu anh) Hz Peygamber’e ve (aleyhissalâtu vesselam) gelir ve: “Ey ALLAH ’ın Resulü, ben gazveye (cihad) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişare etmeye geldim” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam): “Annen var mı?” diye sorar. “Evet” deyince, “Öyleyse ondan ayrılma zira Cennet onun ayağının altındadır” buyurur. (Nesâî, Cihad 6.)Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber (sas) bir gün: “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün” dedi. “Kimin burnu sürtülsün ey ALLAH’ın Resulü?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Ebeveyninden her ikisinin veya sâdece birinin yaşlılığına ulaştığı halde (rızasını alıp da) Cennet’e giremeyenin.” (Müslim, Birr 9)Esma Bintu Ebî Bekr (r. anhâ) anlatıyor: Henüz müşrik olan annem yanıma geldi. Hz. Peygamber’den (sas) sorarak: “Annem geldi, görüşüp konuşmayı arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. “Evet” dedi, “Ona gereken hürmeti göster.” (Buhârî, Hibe 28, Edeb İbn Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) gelerek: “Ben büyük bir günah işledim, buna tevbe imkanım var mı?” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam): “Annen var mı?” diye sordu. Adam: “Hayır yok” dedi. “Peki teyzen de mi yok?” dedi. Adam: “Evet, var” deyince Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam): “Öyle ise ona iyilik yap! Teyze anne makamındadır.” diye emretti,” (Tirmizî, Birr 6.)

Samimi niyet ve dua
Ebû Hüreyre rivayet ediyor: ‘Sizden önce geçenlerden üç kişi çocuklarının geçimini sağlamak için yola koyuldular. O sırada yağmura tutuldular. Bunun üzerine bir mağaraya sığındılar.Daha sonra bir kaya parçası düşerek mağaranın ağzını kapattı. Aralarında şöyle konuştular:“Mahvolduk, taş düştü. Bunun sebebini yalnız  ALLAH bilir. Yaptığımız en güzel davranışları dile getirerek ALLAH ’a dua etmekten başka çaremiz yoktur. İçlerinden biri anlatmaya başladı:”ALLAH “’ım, hoşuma giden bir kadın vardı. Ona sahip olmak istedim. Fakat o kabul etmedi. Bunun üzerine bir miktar para verdim. Kabul etti. Tam ona yaklaşacağım sırada vazgeçtim. Bilirsin ki, bundan sırf senin rahmetini kazanmak, azabına uğramamak için uzaklaştım. Şu kayayı bizden uzaklaştır.” deyince kaya parçası bir miktar açıldı.Diğeri şöyle anlattı:“Yâ Rabbi, bilirsin, benim çok yaşlı anne-babam vardı. Onlara akşam sütünü içirmeden ne çocuklarıma ne de başkalarına bir şey içirmezdim. Bir gün odun toplamak için uzağa gittim. Döndüğümde onlar uyumuştu. Akşam sütlerini hazırladım, fakat onlar uykudaydı. Onlar içmeden önce çocuklarımla birlikte akşam süt içmeyi uygun bulmadım. Onlar uyanıncaya kadar süt kabı elimde olduğu halde bekledim. Sonunda sabah oldu, uyandılar ve sütlerini içtiler. ALLAH’ım, eğer bunu sırf Senin rızanı kazanmak için yapmışsam su kayayı buradan uzaklaştır.” dedi.Bunun üzerine kaya parçası biraz daha açıldı. Fakat çıkılacak gibi değildi.Sonra bir diğeri şöyle anlattı:“ ALLAH ’ım, bilirsin bir gün bir işçi tutmuştum. Yarım gün çalıştı. Ücretini verdim. Kızarak ücretini almadı. Çekip gitti. Ben de her çeşit maldan onun hesabına çoğalttım. Bir zaman sonra ücretini almaya geldi. Ben de; ‘Şu gördüklerinin hepsini al, tamamı senindir, dedim. İstesem yalnız önceki ücretini verir, diğerlerini vermezdim. ALLAH ’ım bilirsin ki, bunu sırf senin rahmetini umduğum, azabından korktuğum için yaptım. Şu kayayı buradan uzaklaştır” dedi. Kaya parçası bütünüyle kalktı. Onlar da çıkıp yola koyuldular.

6-)BÜYÜ YAPMAK VE YAPTIRMAK VE FALCILIK

BÜYÜ YAPAN VE YAPTIRAN HAKKINDA HZ. ALLAH (C.C) BÜYÜYÜ YAPAN VE YAPTIRANIN KENDISINE ORTAK KOSMAKLA BIR TUTMUS VE BÜYÜCÜLERIN KENDI IZNI OLMADAN HIÇBIR KIMSEYE ZARAR VEREMEYECEKLERINI BUYURMUSTUR. Ebu Hureyre den rivayet edilmistir ; Peygamberimiz (s.a.v.) söyle buyurdular;

Yedi büyük günahtan sakinin “Sahabe sordu nedir onlar ey Allah in elçisi” “Peygamberimiz S.A.V cevaben Allaha sirk kosmak,
Büyü yapmak, Allahin helal saydigi sekillerin hilafina insan öldürmek, faiz yemek,yetim mali yemek, savasta – cepheden kaçmak, hiçbirseyden haberi olmayan masum genç kiz ve Müslüman kadinlara iftira atmak.
Peygamberimiz S.A.V hadis i seriflerinde büyüden uzak durmamizi emreder onu büyük günahlar arasinda göstermektedir. Bu da büyünün bir hurafe degil gerçek oldugunu gösterir.İslâm mezhep imamlarına göre sihir yapan kişi suç işlemiş sayılır ve en ağır dünyevi cezaya çarptırılır. Meselâ: büyücü yaptığı büyünün etkisiyle birinin ölümüne sebebiyet verecek olursa İmam-ı Malik, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Ahmed’e göre kısas lazım gelir. İmam-ı Âzam’a göre ise bu işin tekrarı halinde kısas lazım gelir.İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmed’e göre bir büyüden dolayı bir kimsenin ölümüne sebebiyet verdikten sonra tevbe edecek olursa, tevbesi kabul olur kısas yapılmaz. Ancak İmam-ı Âzam’a göre, bu durumda kısas kalkarsa da ağır hapse çarptınlır(32).“Rivayete göre, Hz. Ömer (RA), müslümanların temiz inançlanna etki etmeye çalışan, İslâm ahlâk ve prensiplerini yıkmaya yönelik çalışma vegayret içinde olan büyücülerin öldürülmesi için emir vermiştir.Hatta bu maksatla üç büyük büyücünün öldürüldüğü de rivayetler arasındadır”(33).

7-)BÜYÜK KONUŞMAK VE KÜÇÜMSEMEK

Suçu kendimizde aramak
 Sual: Suçsuz yere çeşitli iftira ve hakaretlere uğruyorum. Suçum yokken birisi gelip sataşıyor. Kimi alacağımı vermiyor, kimi borçlu çıkartıyor. Dualarım kabul olmuyor. Sıkıntılar, belalar yakamı bırakmıyor. Bunların gerçek sebebi ne olabilir?
CEVAP
Önce sıkıntı, bela niye gelir? Bela, insana iki sebepten ileri gelir:
1- Günahsız kimselere, büyük zatlara gelir. Bu da onların derecelerinin yükselmelerine sebep olur. Başka hikmetleri de olabilir. Çünkü hadis-i şerifte, (En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir)buyuruluyor. (Tirmizi)

2
– Dertlerin, belaların gelmesine sebep günah işlemek veya lüzumlu sebeplere yapışmakta kusur etmektir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Size gelen her musibet, kendi ellerinizle işleyip kazandığınız günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah bir çoğunu da affeder, [musibete uğratmaz.])[Şura 30]Çoluk çocukta, hayvanda, âmirde, memurda bir huysuzluk görülürse, kabahatin kendimizde olduğunu anlamalıyız. Salihlerden biri buyuruyor ki:
(Eşim huysuzluk edince, yanlış bir iş yaptığımı anlardım. Hemen o işime tevbe edince, eşimin huysuzluğu da giderdi. Böylece tevbemin kabul edildiği meydana çıkardı.)Demek ki belalar, kendi hatalarımız sebebiyle geliyor. Bizim suçumuz, hatamızı görmemektir.Üstümüze tatlı sürüyoruz, tatlıya gelen sinekleri suçluyoruz. Kovana çöp sokuyoruz, suçu bize saldıran arılarda buluyoruz. Salihler, her sıkıntıda, kusuru kendisinde görürdü. Büyük bir zat yolda giderken, bir kadın farkında olmadan pencereden üstüne kül döker. Daha kadın özür dilemeden, (Bu başa kül değil ateş layıktı, ucuz atlattık) der. Kendi ayıplarına bakmayıp, başkalarının ayıplarını araştıran, kusuru hep başkasında bulan kimse, başına daha büyük bela gelmediğine şükretmelidir.Allahü teâlâ hiç kimseye zulmetmez, sebepsiz bela göndermez. Başımıza gelen her sıkıntı kendimizden, günahlarımızdan kaynaklanmaktadır. Belki o işte, suçsuz görünsek de, başka bir iş sebebiyle bu sıkıntıların geldiğini anlamalıyız.Mevla intikamını kul eli ile alır
İlmihali bilmeyen bunu kul etti sanır.

Günahlardan tevbe edip, nefsi aşağılayarak terbiyeye çalışmalı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden dinini aşağılamış olur.) [Ebu Nuaym] Çünkü nefs Allahü teâlânın düşmanıdır, hep zararlı iş yapmak ister. Kur’an-ı kerimde mealen,
(Nefs hep kötülüğü emreder)buyuruluyor. (Yusuf 53)Şeytanın aldatması zayıftır. Nefsimiz daha tehlikelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir)buyuruldu. Dışarıdaki düşman, bu iç düşmanın yardımı ile bize saldırıp, bizi yaralıyor. Nefsin her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uyar. Nefse uyan kimse de, hep İslamiyet’in dışına çıkar.Dinin bütün emir ve yasakları nefsi ezmek, taşkınca isteklerini önlemek içindir. Dine uyuldukça nefsin istekleri azalır. Nefs, temizlenmedikçe, üstünlük sevdasından, kendini beğenmekten vazgeçmez. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Nefse uymak ve kendini beğenmek felakete sürükler.) [Taberani]Kendini beğenmek felakettir
Yukarıdaki yazımızda, kabahati her zaman kendimizde bulmak gerektiğini bildirmiştik. Suçu hep başkalarına yüklersek, kendimizi beğenirsek, başkalarını küçümsersek bunlar bizim felaketimiz olur. Kendimiz övülmeye takdir edilmeye layık birisi olsak bile, kendimizi övmemiz çok yanlış olur. Çünkü, (Çirkin olan doğru, kişinin kendini övmesidir) buyurmuşlardır. Övünmek, kibirden gelir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah, kendini beğenip övüneni sevmez.) [Lokman18](Allah, büyüklük taslayanları sevmez.) [Nahl 23]Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Kendini beğenen helak olur.) [Buhari](Arkadaşını hakir görmek, kötülük olarak yeter.) [Müslim]Kendini beğenen nasihat kabul etmez. Hep itiraz eder, öyle değil diyerek kendini haklı, karşısındakini haksız çıkarmaya çalışır. Allah’tan kork şunu yapma dense, hemen itiraz eder. Bir hadis-i şerif meali:
(Allah’tan kork diyene, sen önce kendine bak diyeni Allahü teâlâ sevmez.) [Beyheki]İtiraz etmeyi âdet haline getirmek, “Hayır öyle değildir” demek, çok çirkindir. Çünkü böyle söylemek, (Sen bilmiyorsun, bu işten sen anlamazsın, sen ahmaksın, ben akıllı ve bilgiliyim) demektir. Bu ise, kendini büyük görüp, başkalarına hücum etmektir. Lüzum yokken, karşımızdaki şahsın kusurlarını bulup kendisine göstermek günahtır. Çünkü onun hatasını söylemekle üzmüş ve kalbini kırmış oluruz. Zaruretsiz incitmek haramdır. Böyle şeylerde başkasının hatasını söylemek gerekmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Din kardeşine itiraz etme.) [Tirmizi](İtiraz etmeyene, haklı iken, münakaşayı terk edene, Cennette bir köşk verilir.)[Taberani] Hakkı, düşman da söylese kabul etmeli. Hakkı kabul edememek kibirdendir. Kibir ise büyük günahtır. Doğruyu kabul etmemeye inat denir. İnat, karşısındakini aşağı görmekten ileri gelir.Fazilettir hatayı hep kabul etmek gerek
Hakkı kabul için inat etmemek gerekHadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Küçük, büyük, iyi kötü veya hoşlanmadığın biri, hakkı söylerse, kabul et.) [Deylemi]
(Bilmediği şeyde inat edene, inadından vazgeçene kadar Allahü teâlâ gazap eder.)
[İ.Ebiddünya](Kibirli, hakkı küçük görür, inkâr eder, insanlara hakaret gözü ile bakar.) [İ.Gazali](Müslümanı hakir görmek, kişiye kötülük olarak yeter.) [Müslim]İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bekara suresinin (Kalblerinde hastalık vardır) mealindeki onuncu âyet-i kerimesi ile bildirilen hastalık, tedavi edilmedikçe, hakiki iman ele geçmez. Kalbi hasta olanın imanı, imanın suretidir. Nefsini temizleyen hakiki imana kavuşur. Yunus suresinin, (Allah’ın evliyası için korku ve üzüntü yoktur) mealindeki 62. âyet-i kerimesindeki müjde, hakiki imana kavuşanlar içindir.(1/46)Demek ki Allahü teâlânın dostu olmak ve hakiki imana kavuşmak için kalbdeki hastalıkları yani kötü huyları temizlemek, kendini beğenmemek, suçu kendinde bulmak, itirazcı olmamak, hakkı kim söylerse kabul etmek gerekir.

Halk İnanışları

Aşağıda yazılı olan halk inanışlarının bir kısmı batıl olmakla beraber CİN MUSALLATINA

 neden olan birtakım sebepleri de içerdiğinde burada yayınlanmıştır.Bu inanışların bir kısmı

 hadisi şerifler ile de tasdikli olmakla birlikte maalesef bazıları da İslamiyetten önce eski türk

 adet ve törelerinden gelmektedir.

RUH, MEZARLIK, TÜRBE VE ZiYARET YERLERi iLE iLGiLi HALK iNANCLARI
– Ziyaret yerlerindeki agaclari kesenler carpilir.
– Türbeden disariya bir sey, bir nesne götüren kisiler carpilir.
– Mezarligi parmagi ile isaret etmek iyi degildir. Parmaklari ile isaret eden kisilerin parmaklari kurur.
– Kurban kesilirken hayvan dilini disari cikarirsa kurban sahibi o yil icerisinde ölür.
– Bir cocuk sürekli aglarsa o evde mutlaka ölüm meydana gelir.
– Ölüye talkin verilirken can gelir, kalkmak ister, basina tahtaya carpar. O zaman ölü “eyvah ben ölmüsüm” der.
– Ölen bir kisinin etleri ölümünden 40 – 52 gece sonra kemiklerinden ayrilir. Ölünün etleri kemiklerden kolay ayrilsin diye o gece evinde dua edilir.
– Bir kisi gömüldükten sonra ruhu 7 gün evini ziyaret eder.
– Ayakkabi cikarildiginda ters dönerse, ayakkabi sahibinin tez vakitte ölecegi düsünülür.
– Rüyada ölü görmek diriye isarettir, misafir gelir.
– Yatarken coraplari bas tarafa koymak iyi degildir, insan cabuk ölür.
– Eve ölü girmesi iyi degildir, eve disaridan ölü getirilirse o evden birbiri ardi sira üc ölü cikar.
– Resim yapmak günahtir, resim yapan kisi ahrette ona can verecektir.
– Resim olan yerlerden melekler kacar.
– Ölünün elbiseleri ölü yikayicilarina verilir.
– Mezarliktan agac kesilmez. Agacta cin olduguna inanilir.
– Mezarlikta yatilmaz.
– Gece ölen kisinin üzerine sabaha kadar bicak konulur.
– Mezara toprak atilirken elden ele kürek verilmez.
– Yogurdun güzel olmasi icin mezardan cirpi toplanarak kaynayan sütün altina atilir.
– Kirik ayna ugursuzluktur.
– Ölünün yikandigi evde üc gün isik yanar.
– Bas sagligina gelen kisilerin ayakkabilari ters cevrilmez.
– Mezar kazicisina para verilmezse ölünün rahatsiz olacagina inanilir.
– Ezan okunurken bacak bacak üstüne atilmaz.
– Mezarliktan tas, toprak alinmaz.
– Köpek ulumasi ölüme isarettir.
– Ölü gömülene kadar ev süpürülmez, camasir yikanmaz, eve su getirilmez.
– Mezarlik genisletilemez, cünkü ölü sayisi artar.
– Ölünün elbiselerini giyenin ömrü uzar.
– Ölü bulundugu odadan yikanmaya götürülürken yatagina bir bas sogan konur.
– Kefen makasla veya bicakla kesilmez.
– Ölü evden cikarilmadan üzerinden kedi atlarsa ölünün hortlayacagina inanilir.
– Evde namaz kilinirken seccadenin önünden bir hayvan gecerse namaz bozulur.
– Kirda namaz kilinirken namazdan önce bir tas veya sopa dikilir (öne hayvan gecmemesi icin)
– Mezarlikta sigara icilmez.
– Bir kimsenin bitlenmesi yakin zamanda ölecegine isarettir.
– Ölü olan evin komsulari evlerindeki sulari dökerler. Aksi halde birbiri sira ölümler meydana gelir.
– Yatak katlanirken bas taraftan katlanmaz, ayak tarafi önce katlanir. Bas tarafindan yalniz ölünün yatagi katlandigi icin o yatakta yatan kimse ölür.

HAYVANLARLA iLGiLi HALK iNANCLARI
– Ev yilani o evin bekcisidir.
– Yilan öldürülüp, suya atilirsa ve yilan suda kaybolursa yagmur yagar ve durmaz, seller olur.
– Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yagar .
– Bir evin basinda baykus öterse, o evde biri ölür yada bir yikim olur.
– Kurtlar uluyunca inekleri yemesinler diye gökten agizlarina yiyecek düser.
– inek dogurunca eve agir bir sey alinirsa yada agir bir sey kaldirilirsa inegin sütü kesilir.
– inek ilk yavrusunu dogurdugu zaman onun “agiz” i (ilk sütü) evden cikarilmaz, aksi halde inegin sütü kesilir. Sütün icerisine kömür atilip öyle verilir.
– inegin sütünü yere sagmak iyi degildir, hayvan hastalanir.
– ilk yaylaya cikista sigirlarin ortasindan bir yabanci gecerse sigirlar hamile kalmaz, dogum yapmazlar.
– Bir kimsenin önünden kara kedi gecmesi ugursuzdur.- Baykus ötmesi ugursuzluktur, yanan bir odun alinarak baykusa atilmalidir.
– Bir kisinin önüne tavsan cikmasi ugursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür.
– cakal uluyunca yere tükürmek gerekir, yoksa insanin basina bir yikim gelir.
– cakal ulumaya baslayinca hava acacak, günlük güneslik olacak demektir. (Bir baska inanca göre yagmur yagarmis)
– Bir kisi gerdege girmeden önce yanlislikla kediye basarsa basarisiz olur.
– Yilan canli canli atese atilirsa yagmur yagar.
– Bir evin önünde karga öterse o eve haber gelir.
– Rüyada akrep görmek iyidir.
– Kedi ile ayni yerde yatmak dogru degildir. Kedi insanin ruhunu calar, ömrünü kisaltir.
– Karga öttügünde kar yagacagina inanilir.
– Köpegin vakitsiz gece havlamasi, horozun vakitsiz ötmesi, öküzün gece bögürmesi kötü seylere isarettir. (Düsman saldirisi, deprem, dogal afet vs.)
– Köpek havaya dogru bakarak havlarsa kan dökülecek demektir.
– Güvercin, kumru, kirlangic, leylek öldürmek günahtir.
– Kuzular satilincaya kadar yabancilara gösterilmez.
– Avlanan hayvan baskasina verilmez, verilecekse karsiliginda demir para alinir.
– Yilan görmek ugurludur.
– Keklik görülmesi ugursuzluktur.
– Horoz öttügünde yagmur yagar.
– Baykusun bir eve konmasi o ev icin ugursuzluktur.
– Tavugun horoz gibi ötmesi ugursuzluktur, öten tavuk kesilir.
– Kediyi Hz. Ali sivazladigi icin hicbir zaman sirtüstü düsmez.
– Kesilen kurbanin kemikleri kirilmaz.
– Kurbanin kani kani ve kemikleri gömülür.

OCAK VE ATESLE iLGiLi HALK iNANCLARI
– Atese tükürmek, atese sövmek, atese tirnak atmak, su dökmek ugursuzluk getirir.
– Sabah evinden baskasina ates verenin ocagi söner.
– Ates yanan yere cinler girmez.
– Ates sönünce cinler, periler ocak basina toplanir.
– Ocagin üstünü bos birakmak ugursuzluk getirir.
– Sacayaginin birdenbire devrilmesi evin basina bir yikim gelecegini gösterir.
– Sacayagi bos birakilirsa seytanlar yemek pisiriyor denir.
– Sacayagi bos birakilirsa o evde ölü suyu kaynar.
– Tencerede su bosuna bosuna kaynarsa düsmanlar cogalir.
– Aksam evden disari ates verilmez.
– Lamba yakilmayan evin ocagi her vakit kararir. Ayni zamanda ev sahibinin öldükten sonra mezari da karanlik olur.
– Hastalanan hayvanlari atesten gecirmek iyidir.
– Atesi söndürmek icin su dökülmez, ates toprakla örtülür.
– Ates cok önceden sönmüs olsa dahi külün yaninda yatilmaz. Külde cin ve seytanin oynak yaptigina inanilir.
– Külün üstüne su dökülmez, isenmez.
– Gece kül dökülmez, evin bereketi kacar.
– Hayvan ve insan pisliginin üstüre kül dökülmez.
– Yagmurun dinmesi icin avluya sacayagi atilir, sacayaginin ortasina da bicak saplanir.
– Sönmüs ocagin yaninda yatmak günahtir.
– Gece külün yanindan gecilmez, üstünden atlanmaz, seytan gelir.
– Atesin cikardigi ses atesi yakan kisi hakkinda dedikodu yapildigina isarettir.

TARIM VE BiTKiLERLE iLGiLi HALK iNANCLARI
– Karaagactan düsen yasamaz.
– Karaagactan besik, sandik yapilmaz.
– incir agacinin altinda uyuyanlari seytan alir götürür.
– Ceviz agacinin altinda yasayanlari seytan alir götürür.
– Tarlada zina yapilirsa bereket olmaz.
– Üzümün tanesini, karpuzun sap kismindaki kabugunun icini yiyenler yetim kalir.
– Zeytin kutsaldir.
– Ulu agac altinda tek basina uyumak iyi degildir.
– Ekin ekili tarlada isenmez, cinsel iliskide bulunulmaz.
– Ekin savrulurken harmanin icerisinden gecilmez, gecilirse harmanin bereketi azalir.
– Ekin ekmeye, ekin bicmeye giden kimselerin önceden yikanmasi, abdest almasi ugur getirir.
– Ceviz agacinin gölgesinde yatan kisi beceriksiz basarisiz olur. Ceviz agaci cevresinde olup biten her seyi resim gibi islermis. Kesildigi zaman urlarindaki isaretlerle tüm gizlilikleri aciga cikarmis.
– cocugun bezleri yabani agaca asilirsa cocuk yabani olur.
– Nar tanelerini yere dökmek günahtir, nar cennet meyvesidir.
– Yogurt veya süt disariya verilirken üzerine üzerlik, kömür, yesil yaprak konulmazsa inege nazar deger.
– Dut agaci dibinde yatmak, oturmak dogru degildir, cin carpar.
– Hamur yogururken disari hamur sicrarsa misafir gelir.
– Su kabaginin cok oldugu evde ölüm olayi da cok olur.
– Bugday cok olan evde ölüm az olur.
– Tarla sinirinda uyudugunda insani agirlik basar, carpilir.
– Zeytin agacinin altinda uyudugunda insani agirlik basar.
– incir agacinin altinda yatan insani agirlik basar.

iNSAN VÜCUDUYLA iLGiLi HALK iNANCLAR
– Dis düsürülünce o disi kimsenin göremeyecegi bir yere saklanmali yada gömmeli.
– Elleri diz üzerinde kavusturmak, parmaklari birbirine gecirip el baglamak iyi degildir, insanin kismeti kapanir.
– Parmaklarin catirdamasi iyidir, insanin saglikli oldugunu gösterir.
– El yikanirken önce sag elden baslamali, önce sol elden baslamak ugursuzluk getirir.
– Tokalasirken yada birisine bir sey verirken sag el kullanilmalidir, sol el ugursuzluktur.
– corap giyilirken ayagin Kibleye dogru uzatilmasi dogru degildir.
– corap giyilirken önce sag ayak giyilir.
– Burun kasinirsa kisi hakkinda dedikodu yapiliyor demektir.
– Sag avuc kasinirsa para gelir, sol avuc kasinirsa elden para cikar.
– Aksam tirnak kesilmez.
– Aksam sakiz cignenmez, aksam cignenen sakiz ölü etidir.
– Ayak kasininca yolculuk var demektir.
– Bas taranirken dökülen saclari dökmek dogru degildir, bunlar toplanir, ölünce o kisinin kabrine konur. cünkü bu saclar kiyamet gününde tekrar bitecektir.
– Hamile kadin as ererken neye bakarsa dogacak cocuk ona benzeyecektir.
– Akik tasi kanamayi keser, insani yoksulluktan kurtarir.
– Henüz bir yasini doldurmamis kisi abdestsiz iki kisi arasindan gecerse vücudunda yaralar olusur.
– Sol kulagin cinlamasi zenginlige isarettir.
– Sag kulagin cinlamasi sagliga isarettir.
– Gözün segirmesi olumsuzluga isarettir, cevrede ölüm meydana gelebilir.
– Kulagin cinlamasi birisi tarafindan anilmaya isarettir.
– Bacak bacak üzerine atmak günahtir.

GÖKCiSiMLERi iLE iLGiLi HALK iNANCLARI
– Gece gizlice ay isiginda, gölgede yikananlar ay gibi parlak olur.
– Ayin yansimasinin vurdugu su icilmez. O suyu icenin basina mutlaka bir kötülük gelir.
– Yildiz kaydiginda bir insan ölür.
– Dolunayda dogan cocuk ugurludur, gelecegi isiklidir.
– Dolunayda dogan kizlar ay gibi parlak ve güzel olur.
– Gece aya dogru tükürmek, sövmek ugursuzluk getirir.
– Günes batarken uyuyanin ömrü kisalir.
– Gün dönümünde tarim isleriyle ugrasilmaz, dügün dernek yapilmaz.
– Günes tutulacagi zaman hayvanlar korkudan bagirirlar, günesin tutulacagini önceden sezerler.
– Günes güzele vurur.
– Ay eskisinde ekilen sebze ve meyveler verimli olur.
– Ay hilal halinde iken iki ucu asagi olursa o ay yagmurlu, yukari dogru olursa kurak olur.
– Günes batarken (zaval zamani) cocugu ölen kisi su icmez.
– Ay yeniye gecmeden tohum ekilmez, ekin bicilmez.
– Aysiz günlerde agac kesilmez, kesilirse kerestesi dayanikli olmaz.
– Aysiz günlerde dis cekilmez.
– Aysiz günlerde yaylaya cikilmaz, yayladan inilmez, ormana gidilmez.
– Gün batarken yemek yiyenin bahti kararir.
– Aksamüstü yemek yiyenin anasi babasi ölür.
– Yildiz kaydiginda evliyalarin bulustuguna inanilir.

DOGUM VE KIRKLA iLGiLi OLAN HALK iNANCLARI:
– Kirkli kadin evden fazla uzaklasmaz.
– Kirkli kadin gece evinden disariya cikmaz.
– Kirkli bebegin basinin altina Kuran, muska, bicak, cörek otu konulur.
– Kirkli kadinin yattigi odaya kibrit ve süpürge konulur.
– Kirkli kadin gece yalniz birakilmaz.
– Kirkli kadin kirkinin cikacagi gün üc yakin komsuya gider, daha sonra evden uzaklasabilir.
– Kirkli kadinlar ve bebekleri birbirleriyle karsilastirilmaz.
– Kirkli cocugu görmeye gelen kisi, kirk basmamasi icin demir veya kagit para verir.
– Kirkli cocugun yanina kedi veya köpek sokulmaz, aksi halde “al” basar.
– Kadin ve geyik kirli olursa karsilastirilmaz, aksi halde kirlari karisir. Geyik yedi yilda bir yavruladigindan kadinin da yedi yil cocugu olmaz.
– Kirkli cocuk yalniz birakilacagi zaman basucuna bicak, sogan, sarimsak birakilir.
– Üzerinde para yada altin bulunan bir kisi kirkli cocugun yanina sokulmaz. Eger cocugun yanina gelirse para veya altin, cocugun basucunda bir süre bekletilir.
– Kirki cikmamis kadin bir eve gittiginde mersin yapragi batirilmis suyu gittigi eve döker, daha sonra eve girer.
– Gelin alayi kirki cikmamis kadinin evinin önünden gecerse gelinin cocugu olmaz.
– Kirki cikmamis kadinin bulundugu eve degirmenden un getirilmez.
– Kuzular kirklari cikincaya kadar kimseye gösterilmez.
– Kirkli kadinin basucunda gece isik yakilir.
– Kirkli cocugu olan iki kadin igne degistirir, yoksa kirk kalkmaz.

ÖZEL GÜNLERLE iLGiLi HALK iNANCLARI
– Hidirellez günü dikis dikilmez, agac, bitki kesilmez, canli öldürülmez. Bunlar yapilirsa yeni dogacak ne varsa anasinin karninda hidirellez egrisi olur.
– Arefei günü, yakini ölen kisi dikis dikmez.
– Arefei günü is yapilmaz.
– Arefei ve bayram günü agac kesilmez.
– Hidirellez günü kapali kapali un cuvallari acilir.
– Arefei günü eve odun getirilmez, getirilirse eve odunlarla birlikte mutlaka yilan girer.
– Arefei günü sabun kullanilmaz.
– Hidirellez günü gün dogmadan eve getirilen suyla yogurt tutturulabilir, mayaya gerek yoktur.
– Hidirellez günü gün dogmadan akarsuda yikanilirsa insan saglikli olur.
– Hidirellez günü gün dogmadan eve mutlaka bir testi su getirilmelidir. Bu suyun saglik verilecegine inanilir.
– Asure ayinda (oruc süresince) yas agac kesilmez.
– Bayram günü tiras olunmaz.
– Kuzular hidirelleze kadar sayilmaz.

TAS VE SU KÜLTÜRÜYLE iLGiLi HALK iNANCLARI
– Gece göle girmek iyi degildir. Geceleri cinler, peri kizlari gölde yikanirlar. Girenlerin ruhlarini periler calar.
– Geceleri su üzerinden atlanmaz. Su birikintileri ecinnilerin ve perilerin mekanidir.
– Gece disari su dökeni periler carpar.
– Kaynayan suya bicak sokulmaz.
– Suya tükürmek ugursuzluk getirir.
– cesme basinda uyunmaz, seytan gelir.
– Büyük, kökü derinde olan tasin üzerinde uyunmaz, seytan gelir.
– camasir yikanan suyun üzerinden gecilmez, bu suda seytan olur.

KARANLIK VE ISIKLA iLGiLi HALK iNANCLARI
– Aksam sogan yenen yere melekler gelmez.
– Gece aynaya bakanin ömrü kisa olur.
– Gece aci (biber, sogan, sarimsak) evden disariya verilmez.
– Yogurt, süt, peynir, vs. gece disariya verilmez. Vermek gerektiginde üzerine kömür, üzerlik veya yesil bir dal konularak verilir.
– Gece islik calmak günahtir.
– Gece evden eve tuz verilmez.
– Aksam kapinin önü süpürülmez.
– Ekmek aktaracagi evden eve verilmez.
– cocuklar gece bes tas oynarsa düsman gelecek denir.

BEREKETLE iLGiLi HALK iNANCLARI
– Degirmenden ilk gelen unla yapilan ilk ekmegi yiyen kisinin karisi ölür.
– Disariya maya verilirse evin bereketi gider.
– Ekmek kirintilarini yere atmak, ayakla cignemek evin bereketini götürür.
– Gurbete giden kisinin azigindan bir parca ekmek calinir.
– Bir kisinin üzerinde dikis dikilirse o kisinin kismeti baglanir.
– Bicakla ekmek kesilmez, evin bereketi kacar.
– Bismillah demeden yemek yiyen kisi doymaz. Seytan da onunla birlikte yemek yer.
– corap örerken bogazindan baslamali yoksa dayanikli olmaz.
– Kürek kemiginin kirilmasi bahti acar, yenildikten sonra bu kemik kirilir..

EVLE iLGiLi HALK iNANCLARI

– Evin temeline karatas koymak iyi degildir.
– Kapinin önünde oturan kisi iftiraya ugrar.
– Duvar dibinde uyumak iyi degildir, insan carpilir.
– Evin icerisi temiz olmazsa oraya melekler degil seytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk degil gecimsizlik olur.
– Evden bir kisi gurbete gittigi zaman o gün ev süpürülmez, disaridan misafir alinmaz.
– Esya tasimak icin kullanilan ala iple komsunun evine girilmez. Komsunun basina bir ugursuzluk gelecegine inanilir.
– Kapi esiginde oturulmaz. insan fakir olur.
– Kapi esiginde oturulmaz, insan bekar kalir.
– Urganla komsunun evine girilmez. Aksi halde komsunun evinde kitlik olur.
– Kapi esiginde oturulmaz, kapi esiginde seytan bulunur.
– Yagmur yagarken kapi esiginde oturmak günahtir..

ATMOSFER OLAYLARIYLA iLGiLi HALK iNANCLARI

  – Dolunun kesilmesi icin avluya bicak atilir.
– Mezardan cikarilan kafatasi suya atilirsa yagmur yagar.
– Seytan dügün ederken (nisan yagmuru) yagmurun altinda duranlari cinler alir götürür.
– Nisan yagmuru zemzem suyu gibidir, ugurludur. Nisan yagmurunda islanmak insana saglik verir.
– Gök gürlediginde demir isirmak ugurludur.
– Gökkusaginin altinda bir erkek gecerse kiz, kiz gecerse erkek olur.
– Dolu ilk yagdiginda birkac tane yemek sagligi iyi gelir.
– ilk dolu yagdiginda ismi Mehmet olan yada anasinin ilk oglu doluyu bicakla ikiye ayirir.
– Gök gürleyince bir bicak alinarak dama atilir.
– Bes tas oynamak kurakliga isarettir.
– Dolu yagdiginda dolunun kesilmesi icin disariya sacayagi atilir.
– Simsek caktiginda yere bicak saplanir..

MEVSiMLERLE, AYLARLA VE GÜNLERLE iLGiLi HAK iNANCLARI

  – Mart´in birinci günü eve disaridan kimse giremez, girerse buzagilar, kuzular ölür.
– Ocak ayinin birinci günü görülen kimse sana iyi gelirse o yil yasarsin, iyi gelmezse hasta olursun.
– Sali günü camasir yikanmaz, yikanan camasiri giyen kisi onu kirletemez, ölür.
– Sali günü dogan cocuklar kan dökücü olur.
– Sali günü dügün yapilmaz.
– Cuma günleri disari toz dökülmez, ise gidilmez.
– Cuma günü ana rahmine düsen cocuk bilgili olur.
– Cumartesi günü camasir yikanmaz.
– Cuma gecesi sabaha karsi dogan cocugun rizki bol olur.
– Cuma günü örgü örülmez, insan kismetini kaybeder.
– Cuma aksami tirnak kesilmez, insan gözden düser.
– Agustosun yedisinde tarlaya giren kimse carpilir.
– Cumartesi günü yorgana carsaf kaplanmaz, cünkü Cumartesi kaplanan carsaf ölü ister.
– Sali sallanir.
– Tarlaya ilk tohum Sali ve carsamba günü atilmaz.
– Cuma günü namaza kadar agac kesilmez.
– Sali ve Cuma günü hicbir ise baslanmaz.
– Cuma günü ekin ekilmez.
– Pazartesi baslanan isler agir gider..

CiNSiYETLE iLGiLi HALK iNANCLARI

  – Odanin isigini evin erkegi yakarsa o ev daima nur icerisinde ve bereketli olur.
– Kadinin yolda erkegin önünü kesmesi ugursuzluktur.
– Bir kadin iki erkegin arasindan gecerse cocugu olmaz.
– Bir adam iki kadinin arasindan gecerse sözü gecmez.
– Bir erkek iki kiz arasindan gecerse köse olur.
– Yarim cay icen kadin dul kalir.
– Ava gidecek kisinin önünden kadin gecerse avlanamaz. Bundan dolayi o kisi ava gitmekten vazgecer.
– Kiz cocugunun ilk kez kesilecek sacini dayisi keserse saci gür olur.
– Oglan cocugunun ilk kez amcasi veya dayisi keser.
– Kiz baba evinden Persembe veya Pazar günü cikar.
– Koc katiminda kocun üzerine kiz cocugu bindirilirse dogacak kuzu disi, oglan cocuk bindirilirse erkek olur.

YOL VE YOLCULUKLA iLGiLi HALK iNANCLARI

         – Yola giderken tükürmek insana yikim getirir.
– Yola giderken dönüp bakmak iyi degildir.
– Üc yol agzinda yatmak ugursuzluktur.
– Bicak yere atildiginda sirti üzerinde durursa misafir gelecek demektir.
– Elden kasik düserse misafir gelecegine inanilir.
– Agizdan lokma düserse misafir gelir.
– Ava giden kisinin arkasindan karisi süpürge atar.
– Ava giden kisiye “Nereye gidiyorsun?” diye sorulmaz. Soruldugu takdirde kisi avlanamaz.
– Ayakkabilar üst üste gelirse yola gidilecegine inanilir.
– Yol kenarinda yatilmaz. Yatan kisileri “yel üstünde gidersin” (seytan carpar anlaminda) denilir.
– Ava giden kisiyle konusulmaz, rizki kesilir.
– Ava gitmeden önce tüfek yere konulur. En fazla üc – dört yasindaki bir kiz yada oglan cocugu tüfegin üzerinden atlar..

iNSAN VÜCUDUYLA iLGiLi HALK iNANCLARI

       – Üst cenenin önündeki dislerden birisi düserse ana babadan birisinin ölecegine inanilir.
– Sag üst azi disi düserse agabey yada amcanin ölecegine inanilir.
– Sol üst azi disi düserse evlat yada kardesin ölecegine inanilir. (Dis ile ilgili inanclarin gerceklesmesi icin sadaka verilir, sabah kahvaltidan önce kuslara yem verilir)
– Erkegin sag gözü segirirse iyiye isarettir.
– Erkegin sol gözü segirirse kötüye isarettir.
– Sag kulagin cinlamasi iyiye isarettir.
– Sol kulagin cinlamasi kötüye isarettir.
– Avuc ici kasinirsa bir yerden para gelecegine isarettir.
– Ayak tabani kasinirsa yolculuk var demektir.
– Kesilen sacin üzerine basilmaz, basilirsa o kisinin basi agrir.
– Kesilen saclari kuslar alip yuvalarina götürürlerse o kisinin basi agrir..

ESYALARLA iLGiLi HALK iNANCLARI

        – Ayakkabinin ters gelmesi hastaliga isarettir.
– Elden ele sabun verilmez. Verilirse kavga edilir. Sabunu vermek gerektiginde elin tersi kullanilir.
– Yemekten sonra kasigin agzi yukari cevrilir, yoksa nasip kapanir..
– Kapakla su icilmez, nasip kapanir..

 ÖLÜMLE İLGİLİ GELENEK VE İNANIŞLAR:

Bazı Yörelerde, ölümle ilgili bir takım halk inanışları ve uygulamaları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları İslami bir mahiyet teşkil ederken bir kısmı da İslam dini mahiyetinde telakki edilen İslâm/din dışı kaynaklı inanışlardır. Bu inanış ve uygulamalar daha çok kırsal kesimlerde yaşayan insanlar tarafından kabul edilmektedir. Bu inanış ve uygulamaları şöyle sıralayabiliriz:

A) Ölüm Öncesi: Evin önünde bir köpek uzun uzun ulursa veya evin damına bir baykuş konarsa o evden bir ölü çıkacağına inanılır

A) Ölüm Öncesi: Evin önünde bir köpek uzun uzun ulursa veya evin damına bir baykuş konarsa o evden bir ölü çıkacağına inanılır.

Azrail’in şiddetli gelişine, zor can verişe bağlı olarak kişinin görüntüsü çevredekileri korkutabilir düşüncesiyle ölmeye yüz tutmuş kişinin yüzüne beyaz tülbent örtülür. Bu kişinin “Can vermesi kolaylaşsın” diye her gün hoca getirilip, başında Kur’an okunur, ağzına zemzem suyu verilir, kelime-i şahâdet getirmesi için gayret edilir.

B) Ölüm ve Defnetme: Hasta olan kişi öldüğünde çenesi çekilerek ayakları uzatılır. Can vermenin eziyetiyle pislik gelmişse temizlenir. Ölünün gözleri, dizleri ve elleri iyice düzeltilir. Ölünün üstüne, şeytan gelmesin ve şişmesin inancıyla bıçak veya satır konulur.
Ölen kişi ruhunu gülümseyerek ve azap çekmeden teslim ederse cennete gideceğine; azap çekerek ve bağırarak teslim ederse ameli iyi olmadığına inanılır. Şayet ölen kişi gözleri açık olarak ölmüş ise, bir yakınına hasret gitmiştir şeklinde kabul edilir.
Ölümün hemen ardından, aileden birisi, en yakın bir camiye ya da ölünün cenaze namazı kılınacağı caminin hocasına giderek ölümü bildirir ve olayı halka duyurmak amacıyla selâ verilir. Yakın akraba ve komşular ölü evine gelirler.
Ölen erkekse imam, kadınsa işi bilen bir kadın cenazeyi yıkamak üzere gelir. Yıkama suyu büyük kazanlarda ısıtılır. Yıkama suyu çeşme ve kaynak sularından temin edilir. Ölü yıkandıktan sonra ölen kişi gençse; bilhassa bekar ve nişanlı ise, ellerine kına yakılır (Y.bademli İlçesi). Ölüyü yıkamada kullanılan kaplardaki bütün artık sular dökülür, kullanılan kazanlar “Azrail bu suda kanlı kılıcını yıkamıştır” inancıyla ters çevrilir. Daha sonra patiska, kaput, Hicaz’dan gelme kefen bezleri biçilerek, ölü kefenlemeye başlanır. Senirkent Uluğbey Kasabası’nda kefenleme sırasında ölünün üzerine kına, gülsuyu, karanfil, kuru veya yaş nane, çörek otları serpilir. Eğirdir ilçesinde cenazenin yıkanması sırasında orada bulunanlara para veya mendil, çorap gibi eşyalar dağıtılır. Ölü kefelendikten sonra tabuta konulur. Tabutun üzerine ölenin cinsiyetini, toplumsal yerini belirtmek amacıyla birtakım giyim eşyaları konulur:
– Senirkent İlçesi’nde ölen kişi yeni evli gelin, genç kız veya bir kadınsa tabutun üzerine yeşil, kırmızı ve mor renkli örtüler örtülür. Ölen kişi erkek ise tabutun üzerine Türk bayrağı, yeşil bir örtü veya halı, polisse polis şapkası, askerse askerî kıyafetler konulur.

– Atabey İlçesi’nde ölen kişi evli ve gençse al yazma, nişanlı ise gelinliği tabutun üzerine konulur.

– Gönen İlçesi’nde genç yaşta ölenlerin tabutları üzerine halı konur. Bütün tabutlar çiçeklerle süslenir.

Cenaze defnedildikten sonra bu giysiler yoksullara verilir. Halı ve kilimler ise genellikle camilere gönderilmektedir. Ölüyü yıkayanlara para, tülbent, elbiselik vb. hediyeler verilir. Tabut taşınırken bazı ölülerin günahları nedeniyle ağırlaştığına, zor taşındığına inanılır.

Akşam ve yatsı ezanı dışında ölüm anından hemen sonraki ezanla ölünün cenaze namazı kılınıp, İslâmî vecibelere göre gömülür. Şayet ölünün çok yakını olan birisi il dışında ise cenaze o kişi gelene kadar bekletilir.

Ş.Karaağaç İlçesi Gölkonak Köyü’nde mezar kazarken başka bir mezar çıkarsa mezar içine para atılır. Yeniköy’de ölünün takma dişleri varsa beraber gömülür. Yine Yeniköy’de genç yaşta ölen nişanlılar için mezara bir su testisi bırakılır. Nişanlı olandan diğeri evlendiğinde mezara giderek testiyi kırar. Atabey İlçesi’nde ise ölü gömüldükten sonra mezarın üstüne su dökülür ve su testisi kırılarak oraya bırakılır. Yörede, ayrıca kabirde yatan kişinin baş ucuna bir bitki dikilirse, o bitki sararıp soluncaya kadar ölünün ceza çekmeyeceği inancı yaygındır. Cenazenin defninden sonra defnetmeye gelen kişilere mezarlıkta şeker veya çikolata dağıtılır.

C) Defin Sonrası: Yörede, genel olarak ölü sahibinin yakınları tarafından cenaze evinde, ölü defnetmeye gidenlere verilmek üzere “Iscak” denilen börek, çörek veya katmer yapılır. Ölü mezara konduğu akşamı ölü evine gelenlere katmer dağıtılır. Buna Yalvaç’ta “Meyit Ekmeği” denilir. Misafirler ölü sahiplerine “Başınız sağolsun”, “Allah geride kalanlara sabır versin” derler. Ölü evine köy kadınları, birer tabak yemek götürür. Çoğunlukla kadınların toplandığı ve “Gece Evi” ya da “Gece” denilen bu zamanda yemek yenip, ölü sahibine başsağlığı ve tesellide bulunulur.

Isparta genelinde, ölünün geride kalan eşyalarının yıkandığı günde evdeki herkes de yıkanır. Ölüye ait eşyalar 1 hafta-10 gün içinde yıkanarak fakir fukaraya dağıtılır. Bazı giyecekler ise hatıra olması amacıyla saklanır. Ayrıca ölen kişinin ruhunun evini kontrole geldiğine inanılarak, ölü evinde 7 gün lamba/ışık yakılır. Ölü evinde belirli gün (ekseriye 1 hafta) yas tutulur. Ölü evinde belli bir müddet radyo, teyp vb. şeyler çalınmaz ve bir bayram geçinceye kadar düğün yapılmaz

 ÖLÜM ADETLERİ, İNANIŞLARI VE BUNLARA BAĞLI PRATİKLER
Ölüm olayı gerçekleştikten sonra yeni bir ölümün olmaması için, ölünün yattığı yere taş konması; taşın ağırlığının ölümü alması, yok etmesi için, işi biten kazanın ters çevrilmesi; kazanın

yeni bir ölümde kurulmasını önlemek için,cenaze geçerken ve yıkanırken çoluk çocuğun bile uyandırılması; uyuyanların, özellikle daha korumasız olan çocukların ölü baskınına uğramamaları için, ölünün yıkanacağı suyun evden kullanılmayıp dışardan getirilmesi; ölümün evdeki diğer

bireylere bulaşmasını önlemek için, cenazeden sonra evde “üzerlik”, “buhur” tüttürülmesi; evin süpürülmesi; evde dolaşan ölüm ruhunu ve diğer kötü ruhları uzaklaştırmak için,cenaze evden çıkarılırken arkasından oklava ya da bıçak gibi şeyler atılması, haftanın ilk günü ölen cenazenin

yıkanırken üstünde oklava kırılması; evden çıkan ölünün arkasının kesilmesi, devamının olmaması

için cenaze evinden geldikten sonra el yüz yıkanması; ölümün bulaşmaması için uygulanan davranışlardandır (Başçetinçelik,1998).

Toplumumuzun her kesiminde ölümün belirli günlerinde uygulanan pratikler, İslamiyet öncesi Türk toplumlarında da uygulanan adet ve inanmalardandır. Her dönemde Türk topluluklarında ölünün gömüldüğü gün eve dönüşte , kurbanlar kesilip yemekler yenmiş ve bu toplu yemek yeme özellikle 3., 7., 20. ve 40. günde bütün köy ve oba halkının katılımıyla ölenin ruhu için tekrarlanmıştır. Özellikle ölümün yıl dönümünde yapılan törenlere büyük önem verilmiştir. İslamiyet’ten sonra, İslami çevrelerin ölünün ruhu için yemek yeme pratiğini hoş
görmemelerine ve karşı çıkmalarına rağmen, belirli günlerde yenen bu yemekler İslami motiflerle de renklenerek ölünün ruhu için okunan dua, Kur’an ve mevlitlerle yüz yıllardır Müslüman Türk topluluklarında uygulanagelmiştir (Başçetinçelik,1998).

Ölen kişinin eşyaları yıkanarak ve temizlenerek ölümden arındırılmakta ve başkalarına verilerek de ölüm evden dışarıya çıkarılmaktadır. Ölünün bıraktığı eşyalarıyla, geride kalanları tedirgin edeceği korkusu, uygulanan pratiklere egemen olmaktadır. Yine de bu amaçla, ölenin gözünün arkada kalmaması için, ölenin en yeni giysisi tabutun üstüne konulmaktadır. Ölenin eşyalarıyla ilgili bu uygulamalarda İslamiyet öncesi Türk topluluklarında görülen, ölenin öte dünyada da ihtiyacı olacağı düşüncesiyle; ölünün giysileriyle ve eşyalarıyla gömülmesi pratiğinin izlerini görmek mümkündür (Başçetinçelik,1998).

Eski Türklerden günümüze kadar Türk toplumları için mezarlar ve mezarlıklar kutsal yerler olarak kabul edilmiş, sık sık ziyaret edildiğinde ölülerin mutlu olacağına inanılmıştır. “Atalar

kültür” eskiden olduğu gibi bugün de işlevini sürdürmektedir.

Feke’de yıkama ve kefenleme İslami usullere göre yapılmaktadır. Ölünün yıkanması, abdest aldırılması, kefenlenmesi bu esaslara göre yapılan uygulamalardır. Bunların yanında ölününyıkandığı suyun kaynatıldığı kazanın ters çevrilmesi ise büyüsel bir işlem olarak değerlendirilebilir.

Kazanın ters çevrilmesiyle ölümün kazanın altında kalması ve oradan uzak olması sağlanmaya çalışılmaktadır (Karakaş, 2005 ).

Feke’de ölü evinde gördüğümüz âdetler bize eski Türklerde görülen mezardan dönenlerin ölünün çıktığı eve gelip topluca yemek yemelerini ve içki içmelerini hatırlatmaktadır. İslâmî gelenek içinde içki yasak olduğu için içki içme âdeti kaybolmuş; fakat topluca yemek yeme âdeti devam etmektedir. Bu da bize eski kültür izlerinin İslâmiyet’e rağmen bugün hâlâ varlığını devam ettiğini göstermektedir (Karakaş, 2005 ).

Feke’de ölen kişinin eşyalarının yıkanıp ihtiyaç sahiplerine verilmesi dini bir işlem gibi görünmesine karşın bu işlem, ölümün arıtılıp evden uzaklaştırılması ve ölünün tekrar geri gelebileceği inancına dayalı büyüsel bir işlem olarak eğerlendirebiliriz.Ölenin yakınları, devir ile ölen yakınlarının dünyada yerine getiremediği İslâmî emirleri yerine getirmeye çalışırlar. Böylece geride kalanlar ölenin diğer dünyadaki durumunu kolaylaştırdıklarına ve rahat olmasını sağladıklarına inanırlar (Karakaş, 2005 ).

Aladağ ve çevresinde, ölünün ardından bir dizi âdet ve inanma uygulanır. Dinsel yönü ağır basan bu uygulamalarda, büyüsel pratikler de görülür. Rüyaların, birtakım nesnelerin ve hayvanların ölümü çağırdığı düşünülür. Ölümü uzaklaştırmak için çeşitli davranışlarda bulunulur.

Cenaze çıktıktan sonra kötü ruhları evden uzaklaştırmak için tütsü yapılır (Yılmaz, 2005 ).

Eski Türklerden günümüze gelen bir inanışla, ölünün gömüldüğü gün, mezardan dönenlerin ölü evinde yemek yeme geleneğine Aladağ’da da rastlıyoruz (Yılmaz, 2005 ).
Aladağ’da ölünün evinin kapısı yedi gün hiç kapanmamakta, gelen gidenler olmaktadır. Bu arada, kişinin öldüğü odada “yedi gün” ışık yakılmaktadır (Yılmaz, 2005 ).

Aladağ’da ölenin giysilerinin başkalarına verilmesinde “hayır” amacı güdülse de bu davranışın kökeninde, ölümün insan psikolojisi üzerinde yarattığı korku ile ölümün evden uzaklaştırılması bulunmaktadır (Yılmaz, 2005 ).

Mezartaşı- Ölüm

Bu adet eski Türk ve Orta Asya, Mezopotamya kültürlerinden kalmadır. Arap -İslam ülkelerinde mezar taşına rastlanmaz. Mezarlara taş dikilmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da vardır. Ruhun ölmezliğine inanıldığı için “ölüm” kelimesi yerine “dünya değiştirdi”, “göçtü”, “don değiştirdi”, “hakka yürüdü” gibi terimler kullanılır.

Mezar saçısı

Eski Türkler, olağanüstü güçlere sahip olduğuna inanılan iye ve ruhları memnun etmek, onların yardımını ve rızasını kazanmak amacıyla yiyecek-içecek dağıtırlardı. Bunlara “saçı” adı verilmiştir. Saçılar öz itibariyle “kansız kurban” niteliğindedir. İşte mezarların üstüne serpilen arpa, buğday, bulgur gibi yiyecekler de iyeleri memnun etmek amacını taşır. Kansız kurbanlar sayesinde kara iyeleri memnun ederek mezardan uzaklaştırmak ya da ak iyelerin yardımını kazanmak
amacının güdüldüğü söylenebilir. Mezar üzerine arpa ya da buğday serpilmesindeki amaç; mezar başına gelen hayvanların bunları yemesi ve ölüye sevap kazandırmasıdır.

Ölüye Kına Yakma

Taşeli yöresinde yaşlı hastalar ölmeden önce el ve ayaklarına kına yakılarak süsleme, ölüye kına yakma, ölüye sürme çekme ve başına çiçek takma işlemleri uygulama eski inanç kalıntılarıdır. Ölen kişi iyi bir insan ise çiçeğin çürümeyeceğine inanılır (Dalgıntekin, 1995).

Ölü Evinde Işık

Çukurova’da ölünün yıkandığı yerde ışık yakılır. Eski Türklerden beri bu âdet değişik şekillerde kendini göstermektedir. Türk inançlarına göre, ölü evine kırk gün süre ile girmeye çalışan ruhlar bulunmaktadır. Ölüm ruhlarından korunmak için ölü evinde kırk gün ışık yakılır.

Kırgız-Kazaklarda ölünün ruhu için ölü evinde her gün bir tane mum yakılır ve bu kırk gün devam eder. Bu inanç Göktürklerde, Bulgaristan ve Azerbaycan Türklerinde, Ağrı, Van ve Erzurum’da da görülmektedir. Türk inançlarına göre, ölü evine kırk gün süre ile girmeye çalışan ruhlar bulunmaktadır. Ölüm ruhlarından korunmak için ölü evinde kırk gün ışık yakılır.

Ölü Kazanını Ters Çevirme

Çukurova’da ölünün yıkanmasından sonra ölü suyunun kaynatıldığı kazan ters çevrilip üzerine su konur. Kazanın ters çevrilmesinin sebebi; bir daha suyun ısınmaması, yani bir daha o ailede ölüm olayının yaşanmasının istenmeyişidir. Kazanı kuran ve kaldıran kişinin aynı kişi olması gerekmektedir. Kazan ters çevrildikten sonra üstüne su konmasının sebebi; ölen kişinin ruhunun eve geldiğinde bu sudan içmesini sağlamaktır. Çukurova’da kazan ters çevrildikten sonra içine bir de mum yakılır. Cenaze suyunun kaynatıldığı kazanın ateşi söndürülmez (Dalgıntekin,1995).

Günlük Tüttürme

Aladağ’da cenazenin kefenlenmesi sırasında bir kaba yakılan ateşten alınan biraz köz konur ve üstüne de günlük serpilir. Bu, ölünün çevresinde gezdirilir. Günlükten çıkan koku kefene ve cenazeye tüttürülür. Buna “günlük tüttürme” denir. Bu, ölünün güzel kokması, öbür dünyaya temiz gitmesi ve öbür dünyada yerinin de kokusu gibi güzel olması için yapılır (Yılmaz, 2005 ).

Murt Dalı

Tarsus’ta bazı köylerde ölünün yıkanacağı suya murt dalı atılır; çünkü murt dalı kutsal sayılır. Hz. Muhammed murt dalının kutsal olduğunu söylemiştir. Tüm bitkiler sabaha kadar kırk defa silkinirken murt dalı, yaz kış namaz kılarak Allah’ı zikreder. İşte bu nedenle dört mevsim yeşil kalır (Dalgıntekin, 1995).

Ölü Aşı

Tarsus’ta cenazenin kalktığı yere, bir tabak un, bir soğan ve bir kaşık yağ ilave edilerek konur, sonra da bir fakire verilir. Yörede pek nadir rastlanan bu âdetin amacı; kişinin eceliyle öldüğünü belirtmektir. Bu pratiğin uygulanmasında kötü iyeleri memnun etmek için ikramda bulunma, kötü iyelerin kötülüklerini uzaklaştırma gibi bir amacın olduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla eski inanç sistemleriyle bağlantı kurabiliriz (Dalgıntekin, 1995).

Ölü Evini Temizleme

Tarsus’ta ölümle ilgili bir inanışa göre, Azrail can alacağı zaman evde bulunur. Ölen kişi kötüyse Azrail can alırken balta, bıçak gibi kesici aletler kullanır. Bu esnada, kanlar etrafa sıçrar. İşte bu sebeple cenaze kaldırılınca evin sergisi de kaldırılır ve iyice yıkanır. Altay Türklerinde de ölüm olayından dolayı kirlendiği kabul edilen ev, özel olarak davet edilen kamlara temizletilirdi (Dalgıntekin, 1995).

Şişe Kırma

Kefenin üzerine zemzem suyu ve koku sürüldükten sonra bunların içinde bulunduğu şişe yere atılarak kırılır. Bunun sebebi; bir daha ölüm olayının gerçekleşmesini istememedir.

Mezarlık Adetleri

* Tarsus’ta mezar üzerine dikilen bitkilerin hem mezarın kaybolmasını önlediği hem de sallandıkça ölünün günahlarının döküldüğüne inanılır (Dalgıntekin, 1995).

* Mezarın başına kırmızı bayrak takılır.

Ölü Ardı Yemek Verme

Ölünün arkasından kırkıncı gün yemek yapılır, elli ikinci gün lokma dökülür. Tarsus’ta yas törenlerinin başında ölünün ruhu için verilen yemekler gelir. Ölünün 7-40 ve 52. günlerinde tanıdıklara yemek verilir ya da ölünün ruhuna Kur’an-ı Kerim okutulur. Eski Türklerde de cenaze törenlerinde at yarışları düzenlenir, ölü aşı denen ziyafetler verilirdi. Ölünün 7-40 ve 52. günlerinde yapılan yemekler aslında İslâmi kurallardan değildir. İslâmiyet’e göre bu yemekleri yapma
zorunluluğu yoktur; ama zamanla 7-40 ve 52 gibi formülistik sayılara zamanla İslâmiyet’e girerek İslâmi renge bürünmüş, halk tarafından kabul görmüştür. Böylece İslâmiyet’in aslında olmayan bir pratik İslâmi nitelik kazanmıştır (Dalgıntekin, 1995).

İslamiyet öncesi adet ve inanmalarda görüldüğü gibi, ölünün ruhuna yemek verilmesi ya da öte dünyada da tıpkı bu dünyada olduğu gibi yemek yediği düşüncesi, günümüz toplumunda da görülür.

Mezar Ziyareti

Bulgar Dağı Yörüklerinde gelin alayı doğru obanın mezarlığına gelir. Topluca mezarlığın etrafında bir defa dönülür.

Kefen Adetleri

Kefen bıçakla kesilir ve elle dikilir. Dikilirken ipin başına ve sonuna düğüm atılmaz.
Düğüm atıldığı takdirde öteki dünyada görüşülemeyeceğine inanılır.

Kazma Kürek Takırtısı

Cenaze evinde ölü gömüldükten sonra bir ziyafet verilir. Buna “kazma kürek takırtısı” denir. Türkmenler, genç ölmüş bir adamı gömdükten sonra, onun atını süslerler ve ölünün üstünden çıkan elbiseyi bir ağaca giydirirler. Köyün kadınları donatılmış bu at ve giydirilmiş ağacın karşısına geçerek ağıtlar okuyup ağlarlar (Cin, 2004).

Eski Türklerden günümüze kadar gelen bir gelenekle, ölünün gömüldüğü gün, mezardan dönenlerin ölü evinde yemek yeme pratiğine Adana ve çevresinde de rastlıyoruz. “Kazma-kürek” yemeği veya “kazma takırtısı” adı verilen bu yemek toplu şekilde “ölünün ruhu için” yenilmektedir(Başçetinçelik,1998).

Diğer Ölüm Adet ve İnanmaları (K.18,K.19,K.20,K.21)

* Ölünün canı için yedi gün çörek dağıtılır. Helva dökülür.

* Ölü çıkan eve ertesi gün ekmek ve yemek göndermek adettir.

* Cenaze suyunun alındığı su kabının (kevki) ağzı bıçakla açılmaz taşla kırılır.

* Ölüm âdetlerinde gece ateş yakılması.

* Ölüm sonrası toplu yemek.

* Cenaze ateşinin söndürülmemesi.

Taraklı ve Göynük köylerinde atalar kültünün izlerini İslâmî motifler içerisinde az da olsa görülmektedir. Mezarlar parmakla gösterilmez eğer gösterilirse parmak acıyana kadar ısırılır. Mezarların üstüne basılmaz.Ramazan ve Kurban bayramı arife günleri ikindi namazından sonra köyün tüm erkekleri mezarlığa gider. İmamların okuduğu Kuran’dan sonra dua edilir sonra herkes kendi yakınlarının mezarına gider ve onlara dua okur. Askere gidecek gençler köylüyle vedalaşmadan önce mezarlığa gelip ölmüş yakınlarına dua eder ondan sonra tüm köylüyle vedalaşıp yola öyle çıkar. Mezarlıktaki ağaçları kesmek hoş karşılanmaz ve bu ağaçların kesilmesine müsaade edilmez. Çocuğu olmayan kadınlar, herhangi bir sıkıntıya duçar olan kimseler hemen hemen her köyde bulunan ve Erenler adı ile anılan dağ başlarındaki yatırlara giderler. Adaklar adayıp, dua ederler. Tüm bu inanışlar ve uygulamalar eski Türklerdeki atalar kültünün İslâmî motiflere bürünerek veya İslâmîleşerek devam ettiğinin birer işareti sayılabilir.

Suyun kutsallığına hürmeten su ayakta içilmez oturarak üç yudumda içilmektedir.

Evli eşlerden biri öldüğünde geride kalan eş, bir daha evlenecek olursa ölen eşinin mezarına gider ve eşinin mezarına su döker. Böylece ölen eşinin yüreğinin yanmasını ve üzülmesini engelleyeceğine inanılır.

Cenaze çıkan evin tüm suları dışarı dökülür. Bu belki yeni bir başlangıç, belki suyun ölüyle gitmesi isteği olabilir.

Ölü, mezara gömüldükten sonra üzeri örtülüp toprak atma işi bitince tabutla beraber güğümle getirilen su mezarın üstüne dökülür. Su dökme işinin bir defada olmasına dikkat edilir. Yani mezarın bir başından diğer başına geldiğinde kapta su kalmaması lazımdır.

Suyun fazla kaynamasının iyi olmayacağına, uğursuzluğuna inanılır. Ayrıca suya tükürülmez.

Nisanın ilk yağmuru toplanıp bir kaba konur. Bunun içilmesiyle kısmetin açılacağına ve bereketin artacağına inanılır.

Düğünlerde gelin yeni evine girmeden içi su dolu testi kırılır. Bunun uğur getireceğine ve kem gözlerden koruyacağına inanılır.

Bayram sabahları genç kızlar köyün tüm pınarlarını yani çeşmelerini (yedi tane) gezerler ve ellerindeki kaplara hepsinden bir miktar su doldururlar. Bu suyun şifa olduğuna ve dertlerine derman olduğuna, kısmeti açacağına inanılır.

Bayram sabahı bu çeşmelerden zemzem suyu aktığına inanılır. Bu, bize eski Türk inançlarının İslâmî motiflerle süslenerek devam ettiğinin bir göstergesi sayılabilir.

2.2.11. Müslüman Türklerde Şamanizm’in Kalıntıları

İslâm ölülerin zaman kaybetmeden törensiz şekilde gömülmesini isterken Türkler cenaze törenlerini çok zengin ve farklı kutlamaktadırlar. İslâm şans oyunlarını yasaklarken Türkler bu oyunlara çok düşkündür. Bu kültürel çatışmalar kimi zaman İslâm lehine kimi zaman Türkler lehine çözümlenmiştir. Cenaze töreni İslâm dünyasında gelenek olmuş, Türkler İslâm kurallarına göre kurban kesmişler ve suyu aktif olarak kullanmaya başlamışlardır [Roux, 2001: 272].

Anadolu’ya gelen Türkler Müslüman olmakla beraber büyük göçebe kitlelerin kısa bir zamanda ve hususiyle uzun göçler sırasında yeni dinî iyi öğrenmeleri ve onun gerektirdiği şekilde yaşamaları kolay değildi. Bu sebeple Müslüman göçebeler eski Türk inançlarının tesirlerini kuvvetle muhafaza ediyorlardı [Turan, 2000 : 175].

Selçuklu sultanları çok dindar ve samimi Müslüman olmalarına rağmen eski matem usullerini aynen yaşatıyorlardı. Nitekim Konya’da ki Alaeddin Cami yanındaki türbeye defnedilmiş olan Selçuklu sultanları, İslâm geleneğine göre değil eski Türk geleneğine göre mumyalanarak defnedilmişlerdir [Turan, 190: 95]. Eski Türkler Tanrıya dua ve ibadet ederken, büyüklerin huzuruna çıkarken, dinî ve milli bayram şenliklerinde,cenaze merasimlerinde, üzüntü, saygı, ve sevinç alameti olarak başlarını açıyorlardı. Bu eski Türk geleneği Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçukluları zamanında halk ve hükümdarlar arasında yaşamıştır. Büyük Selçuklu sultanı Alparslan, Şamani Cengiz Han gibi Tanrının huzuruna başı açık çıkıyor ve dua ediyordu. Yine Anadolu Selçuklu sultanları yas törenlerinde eski adetlerden biri olan bu geleneği devam ettirdiler. Örneğin 1. Alaaddin Keykubat, Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası Baha Veled’in ölümü üzerine, sarayında taziyeleri bu şekilde kabul ediyordu.Yani taziye töreninde bulunanlar külahlarını ellerine alıyorlardı [Taneri, 1997: 195] [Turan, 2000: 176] [Sümer, 1980: 406]. Türkiye Selçukluları döneminde yağmur dualarında başını açarak dua edildiğini görmekteyiz [Taneri, 1977: 48].

Külah ele almak aynı zamanda saygı tezahürüydü. Kirman Selçuklu hükümdarı Kavurd Bey yeğeni sultan Melikşah’a karşı baş kaldırmış fakat yenilerek esir alınmıştı. Esir edildiğinde Melikşah amcasının yanına gitti. Atından indi, külahını başından çıkardı [Taneri,1997: 195] Bu şekilde, İstanbul’un fethi sırasında Akşemsettin çadırında başını açarak dua etmişti [Turan, 2000: 176] [Sümer, 1980: 406].

Taraklı ve Göynük köylerinde de özellikle 45-50 yaş üstündeki erkekler köylerine bir devlet büyüğü geldiği zaman ya da şehre gidip bir devlet dairesine gittikleri zaman saygı ve tazim göstergesi olarak başlarındaki şapkalarını çıkarıp ellerine ya da koltuklarının altına alırlar.

Büyük devletlerin ve Tanrıların efsaneleri ayinlerde okunan ilahîler, kahramanların destanları, masallar, hurafeler bir milletin değil tüm beşeriyetin düşünce tarihini ve onun çeşitli gelişme ve olgunlaşma safhalarını öğrenmek için önemli materyaller teşkil ederler. Örnek olarak yaşanan özel bir olayın bizim ya da sevdiklerimiz içinde gerçekleşmesi için “darısı başına” deriz. Bu temenni ya da dua İslâm öncesi devirlerin dinî merasimlerindeki Tanrıya sunulan saçı geleneği ile yakından alakalıdır [İnan, 1998 ,C.:1: 454-455].

Doğu İslâm Türklerinde bu inançların son zamanlara kadar bütün kuvveti ve ilkel şekliyle yaşadığı görülmekteydi .Anadolu Türklerinde bu hurafenin şaka olarak yaşadığını “baştan çevrilip verilen sadaka”da görüyoruz. Mesela bir arkadaşı “yahu, şunu bana versene!” diye ısrar ederse “haydi başım sadakası olsun!” diye kafayı dolaştırarak şaka yapanları görüyoruz. Bu da eski inançların bir kalıntısıdır. Bunlara benzer bir çok adet ve inanışlar vardır ki eski devirlerden beri değişik şekiller alarak devam etmektedirler. Örneğin, muskaların Uygurlarda değişiklik göstererek devam ettiği biliyoruz [İnan, 1998,C.:1: 454-455].

Eski Türk inanç geleneğinin kuvvetle hüküm sürdüğü eski devirlerde “yog aşı” yahut “ölü aşı” denilen tören ve ayin doğrudan doğruya ölüyü doyurmak ve memnun etmek için yapılmıştır. Altay dağlarının ormanlarında iptidai yaşayan toplumlar bugün bile bu yog ayininde ölüye “ye-iç bize ve hayvanlarımıza dokunma!” diye hitap ederler ve ölünün bu törende hazır bulunduğuna inanırlar [İnan, 1998, C.:1:456].

Bu şekilde inançların benzeri olarak Taraklı ve Göynük köylerinde cenaze çıkan evin tüm suları dışarı dökülmekte, ölünün yakınları tarafından kullanılmayacak eşyaları fakirlere dağıtılmakta, ölümünün yedinci günü de akşam namazından çıkanlara halka denilen yeni pişmiş sıcak hamur ekmeği dağıtılmaktadır. Yine cenaze evinin maddî durumu iyiyse sevabını ölüye hediye etmek üzere mevlit okutulmakta ve pilav hazırlanıp tüm köylüye ve komşu köyden gelenlere sunulmaktadır. Bu âdetler eski Türk inanışındaki ölü aşı geleneğinin izleri sayılabilir.

Batı Türkistan Müslümanları arasında eski Türk inançlarının izlerine rastlanır. Semerkant çevresindeki bir beldenin yakınındaki “Çoban Ata” tepesinde yapılan bir dinî törenden sonra kurbanlar kesilmiş, çocuğu olmayan kadınlar ağacın altında dua edip, paçavra bağlamışlardır [İnan, 1998, C.:1: 456].

Semerkant hicretin birinci asrından beri İslâm memleketi olmuştur. Büyük fakihler, hadis alimleri, İslâm mücahitleri, büyük mutasavvıflar yetiştirmiş bir beldedir. Buna rağmen Şamanizm gelenekleri Müslüman velilerin uydurma mezarlarına sığınarak bin yıl yaşamıştır [İnan, 1998, C.:1: 465-468].

Mezarlara ve ağaçlara nezir olarak paçavra bağlamak en iptidai eski Türk geleneklerinden biridir ve bütün Müslüman Türklerin halk tabakası içinde dinî bir vazife imiş gibi telakki edilmektedir. Eski Türkler bu “nezri” dağ, orman, ağaç, su ruhlarına, umumiyetle “yer-su” dediğimiz Tanrıya bağışlar. ”Yer-su” ruhları merhametli ve koruyucu ruhlardır; az şeye kanaat ederler. Darılmadıkça kanlı kurban istemezler. Müslüman Türkler ise bununla bir velinin ruhundan istimdat ederler. Yani “yer-su” tanrıları, gerçek veya uydurma velilerin mezarlarına yerleşerek eskiden Şamanlık devrinde aldıkları paçavraları almaya devam ediyorlar [İnan, 1998, C.:1: 456].

Türklerde en yaygın geleneklerden biri de yağmur, dolu yağdırma ve fırtına çıkarma yahut bunları durdurma kuvvetine malik bir taşın bulunduğuna olan inançtır. Bugün de tüm Anadolu’da yağmur duasına çıkılmakta bu şekilde eski Türk geleneği İslâmî motife bürünerek varlığını devam ettirmektedir. Bundan başka Anadolu’nun bazı bölgelerinde, Yakutlarda ve Altaylılarda tespit edilen ağaç kütlü de vardır. Evladı olmayan Yakut kadınının bir nevi çam ağacına tapınarak dua ettiği gibi, Beyşehir köylerinden birinde bir ihtiyar ağacı yanında dua ederek ve ağacın altından geçerek çocuk isteyen köylü kadınların bulunduğu müşahede edilmiştir [İnan, 1998, C.:1:456].

Matem töreninde ölünün bindiği atın kuyruğunu keserek kurban etmek, ağacı kutlu saymak, uzun ömürlü olması, daha önce ölen çocuklar gibi ölmemesi için çocuklara Yaşar, Durmuş, Duran, Satılmış, Satı gibi isimlerin konması, türbelere adak adanması, dilek ağaçlarına çaput bağlanması gibi âdetler ve nazar değmemesi için tahtaya ya da bir zemine vurmak, hastalık dolayısıyla çocuğun adını değiştirmek bu kapsamda değerlendirilir [İnan, 1995: 207]. Nitekim bu anlamda Taraklı ve Göynük köylerinde eski Türk inançlarının bir devamı sayılan türbelere adak adanması, dilek ağaçlarına çaput bağlanması, nazar değmemesi için tahtaya ya da bir zemine vurmak, hastalık dolayısıyla çocuğun adını değiştirmek gibi adetleri hala görmekteyiz.

Eski Türklerde bazı törenler tamamıyla unutulduğu halde kelimeleri kalmıştır. Mesela eski devirlerde hastaları alazlama (alaslama) tören vardır.Baştan çevirip sadaka vermek adeti İstanbul’da; nazar dokunarak hastalanan birinin başından tuz çevirerek ateşe atma adeti de Anadolu’nun muhtelif yerlerinde müşahede edilmiştir. Bunların bir kısmı cemiyet için zararsız örf ve adetler haline gelmiş,dinî inançlarla alakasını kaybetmiştir. Büyük bir kısmı ise İslâm dinînin mukaddesatından imiş gibi kabul edilerek İslâmîyet’in özüne uymayan bid’atlar halini almış ve toplum hayatı için de çok zararlı gelenekler haline gelmiştir [İnan, 1998, C.: 1: 465-468].

Kurşun dökme adeti de eski Türk geleneklerindendir.Eski Türklerde buna “kut kuyma” denir ki “kul dökme” demektir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutu, yani “falih,saadet unsurunu” geri döndürmek için yapılan bir sihir ayinidir. Taraklı ve Göynük köylerinde de nazar değdiği zaman kurşun dökme, ateşte tuz çatlatma , baştan çevirip sadaka vermek gibi adetleri görmek mümkündür.