Cinler

EUZÜBİLLAHİMİNEŞEYTANİRRACİM

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

ALLAH’ım sevgili peygamberimizin(aleyhissalatuvesselam) dilediklerini diler, sığındıklarından sana sığınırım. Aziz mümin kardeşlerim; onsekizbin alemin yaratıcısı yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bizlere cinlerle ilgili bilmemiz gereken bilgileri vermiştir.Nitekim Kur’an-ı Kerim’de 32 yerde cinlerden bahsedilmektedir.

Cinlerin islamiyette bedene girmesi var mıdır?

ÖNCELİKLE ŞUNU AÇIKLAMAK GEREKİR Kİ;

Cinin insanın cesedine girmesi Allah’ın kitabı, Rasulüllah’ın sünneti, sahabeden bazıları ile Müslümanların imamları tarafından sabit olmuş, kabul edilmiş bir gerçektir. Ümmü Eban, binti Elvazia’dan, o da babasından rivayet ediyor; “Babam, mecnun olan oğlunu veya kız kardeşinin oğlunu Rasulüllah’ın yanına götürdü ve “Ey Allah’ın Rasulü, yanımda oğlum veya kız kardeşimin oğlu var, size dua buyurmanız için getirdim” dedi. Bir şeyin üzerine binili olarak (deve veya at) elleri de bağlı olduğu halde getirdiler. Rasulüllah “onu bana iyice yaklaştırın, arkası benden tarafa olsun” buyurdu, dediğini yaptım. Rasulüllah elbisesinin arkasını yukarı kaldırdı ve onu vurmağa başladı. Elini o kadar kaldırıyordu ki, koltuğunun altı gözüküyordu. Bu esnada “çık ey Allah’ın düşmanı” diyordu. Baktım çocuğun bakışları değişti, düzgün bir şekilde bakıyordu. Sonra Rasulüllah onu önüne oturttu, biraz su ile yüzünü mesh etti ve ona dua etti. Sonra ben ondan daha iyisini görmedim.” (Ahmed, Ebu Davud)Bu hadiste ihtiyaç ve zaruret esnasında cinni olan hastanın dövülmesine işaret vardır. İmam-ı Ahmet’in Müsned’inde Yaleb, Mürre’den rivayet ediyor; “Rasulüllah ile bir seferde idik. Yolda ‘jir çocuk ile oturan bir kadına rastladık. Kadın Peygamberimize, “bu çocuğuma bir bela isabet etti, günde kaç defa oluyor bilmiyorum” dedi. Peygamberimiz “Onu bana ver” buyurdu. Ben de onu Rasulüllah’a verdim. Çocuğun ağzını açtı ve onun ağzına üç defa nefes etti ve hakaretvari bir şekilde, “Ben Allah’ın kulu ve Rasulüyüm, sus ey Allah’ın düşmanı” dedi. Sonra çocuğu annesine verdi ve biz sefere devam edip gittik. Sonra geri döndüğümüzde kadın üç koyun ile duruyordu. Efendimiz çocuğun durumunu sordu. Kadın, “Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki çocuğun hiçbir şeyi kalmadı. Şimdi bu koyunları otlatıyor. Koyunların bir tanesini Rasulüllah’a hediye etti. Efendimiz de kabul buyurdular.”

İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor: “Bir kadın oğlu ile Rasulüllah’ın yanına geldi ve “Ya Rasulüllah oğlumda cinlerden rahatsızlık var. Sabah akşam bizi rahatsız ediyor” dedi. Peygamberimiz çocuğu eli ile mesh etti ve ona dua etti. Çocuk kustu ve çocuğun ağzından bir köpek yavrusu çıktı ve kaçıp gitti.”

Ata bin Ebiy Rebah’dan mervidir. “İbni Abbas bana dedi ki, “sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?” Bende “Evet” dedim. Şu siyah kadındır. Rasulüllah’a geldi, “Ya Rasulüllah beni sara tutuyor ve açılıyorum, bana dua et.” Rasulüllah “istersen dua edeyim, Allah sana afiyet versin, istersen sabr et karşılığında cenneti kazan” Kadın, “Ben sabrediyorum, dua edin üstüm açılmasın” dedi. Efendimiz dua etti. (Müslim bi şerhi Nevevi) Bu kadının sarası cinlerdendi.

Abdurrahman b. Ebu Leyla’dan o da babasından rivayet ediyor: “Biz Rasulüllah ile beraber oturuyorduk, bir Arabi geldi ve “Ya Rasulüllah benim kardeşim rahatsız” dedi. Efendimiz “rahatsızlığı nedir?” buyurdu. “Cinlendi” dedi. Efendimiz “git onu bana getir” dedi. Gitti getirdi ve Peygamberimizin elleri arasın?, oturttu. Ben Peygamberimizin şu duayı okuduğunu işittim. Fatiha, Sûre-i Bakara’nın evvelinden dört ayet, Sûre-i Bakara’nın 163-164. ayetleri, Ayet-el Kürsi, Sûre-i Bakara’nın 285-286. ayetleri, Ali İmran’ın 18. ayeti, Araf Sûresi’nin 54. ayeti, Sûre-i Sarfat’ın 1′den 10′a kadar ayetleri, Sûre-i Haşr’ın sonu, Sûre-i Çin’in ilk üç ayeti, Ihlas, Felak ve Nas. Arabî bir şeyi kalmadı iyileşti” dedi. (Sünen-i İbni Mace)İmam-ı Eş’ari, ehli sünnet vel cemaat makalelerinde dediler ki, “cin saralının bedenine girer.” Allah’u Teâlâ’nın da ayette buyurduğu gibi; “Faiz yiyenler ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. ” (Bakara: 275)

Ahmed İbni Hanbel’in oğlu bir gün babasına, bazılarının cinin insan bedenine girdiğini inkâr ettiğini söyledi. Ahmed Ibni Hanbel, “Ey oğlum onlar dillerinin konuştuğunu yalanlıyorlar” dedi.

Taberi tefsirinde, Sûre-i Bakara’nın 275. ayeti için “sara ve cin çarpması” demektedir.

İmam Kurtubî ise saranın cinlerden olduğunu inkâr edip doktorluk olduğunu iddia edenler delidir demektedir.

Tabakalı Ashab-ı İmam-i Ahmed’de olduğu gibi, cin saralı olan kadının dilinden Imam-ı Ahmed’in gönderdiği tehditli habere “baş üstüne Ahmed isterse Irak’ı terk ederiz” dedi. Ahmet Ibni Hanbel’in arkadaşı Ebu Bekr’in nalını ile cariyenin yanına gittiğinde ise ona,”Ben bu cariyeden çıkmıyorum, sana itaat etmiyorum. O İbni Hanbel idi ki, Allah ve Rasulüne itaat ederdi, biz de ona itaat ile emr olunduk” sözü açık bir delildir ki, cin insanın içine girer.

KUR’AN’DA Cinler

Bunlardan 22’si cinn, 5’i cann, 5’i de cinnet olarak geçmektedir.
Cinn :Isra (88), Kehf (50), Zariyat (56), Rahman (33), Araf (38,179), Neml (17,39), Fussilet (25,29), Ahkaaf (28,29),
Sebe (12,14,41), Cinn (1,5,6), En’am (100,112,128,130)
Cânn : Hicr (27), Rahman (15,39,56,74)
Cinnet : Hûd (119), Secde (13), Saffat (158) 2kez, Nâs (6) “De ki: Cinlerden bir toplulugun dinleyip de söyle söyledikleri bana vahyolunmustur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. Dogru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize asla ortak kosmayacagiz. Hakikat su ki, Rabbimizin sâni çok yücedir. O, ne es ne de çocuk edinmistir. Dogrusu bizim beyinsiz olanimiz, Allah hakkinda pekasiri yalanlar uyduruyormus. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkinda asla yalan söylemezler, sanmistik. Su da gerçek ki, insanlardan bazi kimseler, cinlerden bazi kimselere siginirlardi da, onlarin taskinliklarini arttirirlardi.Onlar da sizin sandiginiz gibi, Allah’in hiç kimseyi tekrar diriltmeyecegini sanmislardi. Dogrusu biz, gögü yokladik, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyledoldurulmus bulduk. Halbuki, biz onun bazi kisimlarinda dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat simdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayir mi diledi? Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kisiler, kimimiz ise bunlardan asagida olmak üzere- türlü türlü yollar tutmustuk. Su gerçegi süphesiz anladik ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah’i âciz birakamayacagiz, baska yere kaçmakla da elinden kurtulamayacagiz. Dogrusu biz, o hidayeti isitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artik ne bir eksiklige ugratilmasindan ne de haksizlik edilmesinden korkar. Içimizde, teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, dogru yolu arayanlardir. Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuslardir.” (Cinn Suresi 1-15) “Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fisildayan cin ve insan seytanlarini her peygambere düsman yaptik. Bu seytanlar ahrete inanmayanlarin kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hosnut olmasi ve kendilerinin isledikleri suçlari islemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardi, sen onlari iftiralari ile basbasa birak.”
(En’am Suresi 112-113)

” Allah hepsini toplayacagi gün, “Ey cin toplulugu! Insanlarin çogunu yoldan çikardinz” der, insanlardan onlara uymus olanlar, “Rabbimiz! Bir kismimiz bir kismimizdan faydalandik ve bize tayin ettigin surenin sonuna ulastik” derler. “Cehennem, Allah’in dilemesine bagli olarak, temelli kalacaginiz duraginiz” der. Dogrusu Rabbin hakimdir, bilendir. Zalimlerin bir kismini, kazandiklarindan ötürü diger bir kismina böylece musallat ederiz. “Ey cin ve insan toplulugu! Size ayetlerimi anlatan, bugünle karsilasmamizdan siziuyaran peygamberler gelmedi mi?” “Kendi hakkimizda sahidiz” derler. Dunya hayati onlari aldatti da inkârci olduklarina, kendi aleyhlerinde sahidlik ettiler.” (En’am Suresi 128-130)

“Cinleri öz atesten yaratti. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?“(Rahman Suresi 15-16) “Ey cin ve insan topluluklari! Göklerin ve yerin çerçevesinden çikip gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çikip gidebilirsiniz.” (Rahman Suresi 33) ” Sabah gidisi bir aylik mesafe, aksam dönüsü yine bir aylik mesafe olan rüzgâri da Süleyman’a (onun emrine) verdik ve onun için erimis bakiri kaynagindan sel gibi akittik. Rabbinin izniyle cinlerden bir kismi, onun önünde çalisirdi. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabi tattirirdik. Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (genis) legenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardi. Ey Davud ailesi! Sükredin. Kullarimdan sükreden azdir! Süleyman’in ölümüne hükmettigimiz zaman, onun öldügünü, ancak degnegini yiyen bir agaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yikilinca anlasildi ki cinler gaybi bilselerdi, o küçük düsürücü azap içinde kalmazlardi. ” (Sebe Suresi 12-14)”

Hadislerde cinler;

Hadis Numarası: 0776 Ravi: Hz. Alkame(r.a.)İbni Mes’ud (ra)’a dedim ki: “Sizden kimse, cin gecesinde Hz. Peygamber (sav)’a refakat etti mi?” “Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece O’nunla (sav) beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü bir gece geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor. “Ey Allah’ın Resulü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena bir gece geçirdik” dedik. “Bana cinlerin davetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’an-ı Kerim’i okudum” buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi. Cinler kendisine yiyeceklerini sormuşlar. O da: “Elinize geçen, üzerine Allah’ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir. Her deve ve at mayısı da hayvanlarınızın yemidir” buyurmuşlar. Sonra Resulullah (sav) bize şu tenbihte bulundu: “Sakın bu iki şeyle (kemik ve kuru hayvan mayısı) abdest bozduktan sonra istinca etmeyin, çünkü onlar (cinni olan) din kardeşlerinizin yiyecekleridir.” Kaynak: Müslim, Salat 150 (450); Tirmizi, Tefsir, Ahkaf, (3254); Ebu Davud, Taharet 42, (85)

Hadis Numarası: 4017 Ravi: Hz. Ebu Saidi’l-Hudri(r.a.)Resulullah (sav) cinlerden ve insanın göz (değmesi)’nden (çeşitli dualar okuyarak) Allah’a sığınırdı. Muavvizateyn (Nas ve Felak sureleri) nazil olunca bu iki sureyi esas aldı, diğerlerini terketti. Kaynak: Tirmizi, Tıbb 16, (2059); İbnu Mace, Tıbb 33, (3511)

s Numarası: 5952 Ravi: Hz. Aişe(r.a.)Resulullah (sa) (bir gün): “Aranızda muğarribler görüldü mü?” diye sordu. Ben: “Muğarribler de ne?” dedim. “Onlar kendilerine cinlerin iştirak ettikleri kimselerdir!” buyurdular. Kaynak:

Hadi Ebu Davud, Edeb 116, (5107)

Hz.Rasûlullah Aleyhisselâm`dan naklolunan iki hadisi inceleyelim: O sırada CİNler, semadan haberler alamaz olmuşlardı… Ve çıkmak istedikçe de üzerlerine Şihablar salınır olmuştu… Bunun üzerine içlerinden ileri gelenler: -Herhalde yeni bir şey oldu ki, sizinle semâ haberleri arasında perde meydana geldi!.. Arzı dolaşın bakalım, oluşan olay nedir anlayalım… demişler… Ve bu sebeple de CİNler yeryüzünü araştırmaya başlamışlar…

Nitekim Tihame tarafına gitmekte olan bir takım CİN, Sok`ukaz`a gitmekte olan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem`in Nahle mevkiinde ashabıyla birlikte sabah namazı kılarken okuduğu Kur`ân-ı Kerim`i dinlemişler… Ve dinledikten sonra da:

-İşte bu semâ haberlerine perde olan olaydır!.. Demişler ve derhal kavimlerine dönerek anlatmışlar: -Gerçekten bize hayranlık veren Kur`ân’ ı işittik!.. İşte bundan sonra “Allahû Teâlâ CİN sûresini inzal etti; CİNlerin dediklerini Rasûlullah bildirdi… İbni Mes`ud radıy”ALLAH”u anh`dan rivayet edilen ikinci hadis de şöyle: Rasûlullah Aleyhisselâm:

-Ben CİN`e Kur`ân okumakla emrolundum… Beraberimde kim gelir? diye sordu…

Herkes sustu…ikinci defa sordu… Gene susuldu…Üçüncü defa yine sordu, bu defa ben cevap verdim: -Ben Abdullah!.. Mâhiyetinde giderim ya Rasûlullah… Bunun üzerine kalktık, yürüdük… Düb Şib`inin yanında Hacune mevkiine gelince, benim önüme bir hat çizdi; -Bunu tecavüz etme!.. Dedi… Sonra da Hacun`e doğru geçti…

Derhal üzerine keklikler gibi uçuştular… Sanki “Zud” ricâline benziyorlardı… Kadınların def çaldıkları gibi deflerini çalıyorlardı… Nihâyet etrafını sardılar ve gözümde kayboldu… Hemen yerimden kalktım… O zaman bana eliyle “otur” diye işaret etti… Sonra da Kur`ân okumaya başladı… Gittikçe sesi yükseliyordu… Hepsi yere yapıştılar… O derece ki, seslerini işitiyordum kendilerini göremiyordum… Sonra Rasûlullah Aleyhisselâm yanıma geldiğinde; Gelmek istedin değil mi?.. Diye sordu… Ben de: -Evet ya Rasûlullah dedim… Cevab verdi: -Sana gerekmezdi!.. Onlar CİN!.. Kur`an dinlemeye geldiler… Sonra da kavimlerini inzar etmek üzere döndüler…

BAZI İSLÂM DÜŞÜNÜRLERİNİN CİN HAKKINDA GÖRÜŞLERİ

Şimdi de İslam düşünürlerinin en ileri gelenlerinden biri olan hicrî (kamerî) tarihle 260-324 yılları arasında yaşamış bulunan İmam Ebu Hasan El-EŞ`ARİ`nin “CİN” hakkındaki görüşünü nakledelim:Büyük bir bünyede (bedende) tecelli eden hayat, basit bir tek cüzde de tecelli edebilir… Hakikat itibarıyle, hayat, madde ve cisimlerin bir tabiatı değil, bir emri Rabbanîdir… Onun için, bir cüzde, büyük büyük cisimler tecelli edebilir…Göz ortada bir bünye olmadığı halde, başkalarının göremediği bir cisim görebilir… Hattâ görmek için göz bile şart değildir. “Allahû Teâlâ murad ederse, gözler kapalıyken bir insan parmak ucuyla bile görebilir…CİN`ler de böyle, bünyesi (yani cesedi) olmayan, bir hayat kuvveti olmak üzere cisimlerin herhangi bir cüzünde görünür veya görünmeyebilir…Ayrıca, CİNNİ`lerin de kendilerine göre bir cismânî bünyesi olabilir… Lâkin, bizim her bünyeyi görmemiz gerekli olmadığı gibi, gördüklerimizin de her cüzünü görmediğimiz mâlûmdur… Şu halde, gözlerimizin önünde nice nice bünyeler bulunurken, biz onları göremeyebiliriz… Nitekim, mikropları, sıradan bakışla göremediğimiz gibi, hava hareketleri içinde duyularımızla tesbit edemeyeceğimiz ışık zerrecikleri de olabilir; ve bunların kimi bize uzak, kimi yakın, kimi yüksek, kimi alçak olabilir..Biz bütün cisimleri ve bütün cismânî ve fiziki kuvvetleri keşfetmiş değilizdir.. Şu halde, gerek ruhâni, gerek cismânî bakımdan, bizim hislerimizden (beş duyumuzdan) örtülü yaratıklar bulunduğunu inkâr etmek, düşünen insan için doğru davranış değildir. İslâm alimlerinden olan FEYRUZ ABADİ ise, “Besâir” isimli eserinde cin için özetle şöyle bilgi vermektedir:“CİN hakkında iki görüş vardır:” -elbette ki o gün için konuşuyor-1-CİN, insanın beş duyusuyla tesbit edemediği, örtü altında olan ruhânî yaratıklara verilen isimdir ki, “ins” karşılığıdır.. Bu sûretle, bu mânâda kelimeye, melâike, şeytanlar ve CİNler girer… Binâenaleyh, melâike ile CİN arasında özel ve genel bağlantı vardır.Her melâike CİNdir; CİN melâike değildir…1.CİN, ruhânî (bedensiz) yaratıkların bir kısmına denilir… Zira, ruhânî yaratıklar üç kısımdır:a-Ahyardır (hayırlılar) ki, melâikedir..b-Eşrardır (şerliler) ki şeytandır…c-Ahyarı da eşrarı da bulunan aradakilerdir ki, tam mânâsıyla bunlar da CİN taifesidir…” (Hak Dini c:3, s:2031)İleride de tekrar üstünde duracağımız için, konumuzla çok yakından ilgisi olan iki kelimenin; “ŞİHAB” ve “SEMÛM” kelimelerinin Arap lisanında ne anlama geldiğini Hamdi Yazır merhumun tefsirine dayanarak verelim:”ŞİHAB“, lugatta “ateş alevi” demektir.”SAMM“. semm maddesinde fail; “SEMÛM”da onun mübalağası feul sıgasıdır… “SEMM“, “zehir” ile, bir de “SEMMÜLHIYAT” gibi “ince delik” mânâsına gelir. Nitekim, bedendeki terin çıktığı ve havanın nüfus ettiği gizli deliklere “mesemme”, çoğulunda “mesamm” veya “mesemmat”, cemül cemine de “mesammat” denilir.

“CAN”ın “NÂRI SEMUM“dan halkedilmiş olması, CİN ve ŞEYTANIN insanın gizli mesammatından hulûl edecek, zehirleyecek bir mâhiyette olduğuna işarettir..

Risale-i Nur’da Cinler

ALTINCI BASAMAKBeşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühûda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte, bunun için Kur’ân-ı Kerîm, öyle i’câzkâr bir belâgatla ve öyle âlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecr eder ki, kâinatı titretir. Meselâ, “Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse, çıkınız” meseline işaret eden -1-âyetindeki azametli inzâra ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet mu’cizâne bir belâgatla kırar, aczlerini ilân eder, saltanat-ı Rubûbiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçare olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem -2- âyetiyle böyle diyor ki: “Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşânın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi, emirlerine itaat ederler.
“Hem, tuğyânınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübâreze ediyorsunuz ki; öyle azametli mutî askerleri var, farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recm edebilirler.

“Hem, küfrânınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki; ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar.

“Hem, öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki; o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa, arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi, küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”

Evet, Kur’ân’da bâzı mühim tahşidât vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki, haşmetin izhârı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.

Hem, bâzan kemâl-i intizamı ve nihayet adli ve gayet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı, en küçük ve zayıf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:

-3- Ne kadar Nebi hakkına hürmet ve ne kadar ezvacın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebinin âzametini ve iki zaîfenin şekvalarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini, rahîmâne ifade etmek içindir.

1- Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. • Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? • Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız dokunmaz. (Rahmân Sûresi: 33-35.)

2- Şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık. (Mülk Sûresi: 5.)

3- Eğer ona karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesiz ki onun dostu Allah’tır, Cebrâil’dir ve sâlih mü’minlerdir. Üstelik melekler de onun yardımcısıdır. (Tahrîm Sûresi: 4.)

| Sonraki Sayfa>
Şu meselede iki cihet var: Birisi: Cin ve melâikenin taifeleri, hayvan ve insanın taifeleri gibi, vücutları kati ve bizimle münasebettar olduğu, Yirmi Dokuzuncu Sözde, iki kere iki dört eder derecesinde bir katiyetle ispat etmişiz. Onların ispatını o Söze havale ederiz. İkinci cihet: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şerefiyle, eser-i mucizesi olarak, efrad-ı ümmeti onları görmek ve konuşmaktır. İşte, başta Buharî ve İmam-ı Müslim, eimme-i hadis müttefikan haber veriyorlar ki: Bir defa melek, yani Hazret-i Cebrâil, beyaz libaslı bir insan suretinde gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Sahabeleri içinde otururken, yanına gitmiş, demiş:
Yani, “İman, İslâm, ihsan nedir? Tarif et.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tarif etmiş. Oradaki cemaat-i Sahabe hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüşler. O zat, misafir gibi görünürken, üstünde alâmet-i sefer eseri hiç yoktu. Kalktı, birden kayboldu. O vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: “Size ders vermek için Cebrâil böyle yaptı.” -1-

Hem haber-i sahih ile ve haber-i kati ile ve mânevî tevatür derecesinde, eimme-i hadis haber veriyorlar ki, Hazret-i Cebrâil’i çok defa, hüsn-ü cemal sahibi olan Dıhye suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında Sahabeler görüyorlardı. -2-

Ezcümle, Hazret-i Ömer ve İbni Abbas ve Üsame bin Zeyd ve Hâris ve Aişe-i Sıddıka ve Ümmü Seleme, Katiyen sabittir ki, bunlar Katiyen haber veriyorlar ki, “Biz Hazret-i Cebrâil’i Dıhye suretinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında çok görüyoruz.” Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zatlar, görmeden, görüyoruz desinler?

Hem nakl-i sahih-i kati ile, Aşere-i Mübeşşereden İran fatihi Sa’d ibni Ebî Vakkas haber veriyor ki: “Gazve-i Uhudda, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın iki tarafında, iki beyaz libaslı, ona nöbettar gibi, muhafız suretinde gördük. İkisi de, anlaşıldı ki, meleklerdir. Ve Hazret-i Cebrâil ile Mikâil olduğunu anladık.” -3- Acaba böyle bir kahraman-ı İslâm “Gördük” dese, görmemek mümkün müdür?

Hem Ebu Süfyan ibni Hâris ibni Abdülmuttalib (ammizâde-i Nebevî), nakl-i sahihle haber veriyor ki: “Gazve-i Bedir’de, gökle yer arasında, beyaz libaslı, atlı zatları gördük.” -4-

1- Buharî, İmân: 37; Müslim, İmân: 1-7.

2- Buhârî, Fedâilü’l-Eshâb: 30; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:276-277; Ahmed İbni Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe (tahkik: Vasiyyüllah), no. 1817, 1853, 1918; Müsned, 1:212; el-Askalânî, el-İsâbe, 1:598.

3- Buharî, Mağâzî: 18, Libas: 24; Müslim, Fedâil: 46, 47, no. 2306; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:361.

4- Müsned, 1:147, 353; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:362; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:281; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:735.

| Sonraki Sayfa>
Hem Hazret-i Osman’ın akrabasından Sa’dî Binti Küreyz, kâhinlik vasıtasıyla, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın nübüvvetini gaibden haber almış. Bidâyet-i İslâmiyette, Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’e demiş ki: “Sen git, İmân et.” Osman bidâyette gelmiş, İmân etmiş. İşte, o Sa’dî o vakıayı böyle bir şiirle söylüyor:

-1-

Hem kâhinler gibi, “hâtif” denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın geleceğini mükerreren haber vermişler.

Ezcümle, Zeyyab ibnü’l-Hâris’e, hâtif-i cinnî böyle bağırmış, onun ve başkasının sebeb-i İslâmı olmuş:

-2-

Yine bir hâtif-i cinnî, Sâmia bin Karreti’l-Gatafânî’ye böyle bağırmış, bazılarını imana getirmiştir:

-3-

Bu hâtiflerin beşaretleri ve haber vermeleri pek meşhurdur ve çoktur.

Hem nasıl kâhinler, hâtifler haber vermişler. Öyle de, sanemler dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletini haber vermişler.

Ezcümle, kıssa-i meşhuredendir ki, Mâzen kabilesinin sanemi bağırıp demiş:

-4- diyerek, risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) haber vermiş.

1- “Allah, Osman’a, ona söylediğim bir sözle hidâyet nasip etti. Hakka eriştiren ancak Allah’tır.” Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, 1:258.

2- “Ey Zeyâb, ey Zeyâb! Acaibin en acibine kulak ver: Muhammed kitapla gönderildi; Mekke ahalisini çağırıyor, ama onu dinlemiyorlar.” Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:335-337; Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, 1:358; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 181.

3- “Hak geldi, nur saçtı. Bâtıl ise, mahvoldu, kökü kazındı.” Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:748; Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, 1:252.

4- “Şu Peygamber, indirilmiş hak bir kitap getirdi.” Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 2:255; Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:325; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2:337; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8:242; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:747; Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, 1:252-271.

Yedincisi: Nakl-i sahihle sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bi’setten evvel bir ağacın altında oturdu. O yer kuru idi, birden yeşillendi. Ağacın dalları, onun başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır. -1-

Sekizincisi: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ufak iken Ebu Talib’in evinde kalıyordu. Ebu Talip, çoluk ve çocuğu ile, onunla beraber yerlerse karınları doyardı. Ne vakit o zat yemekte bulunmazsa, tok olmuyorlardı. -2- Şu hadise hem meşhurdur, hem katidir.

Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın küçüklüğünde ona bakan ve hizmet eden Ümmü Eymen demiş: “Hiçbir vakit Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm açlık ve susuzluktan şikâyet etmedi-ne küçüklüğünde ve ne de büyüklüğünde.” -3-

Dokuzuncusu: Murdiası olan Halime-i Sa’diye’nin malında ve keçilerinin sütünde, kabilesinin hilâfına olarak çok bereketi ve ziyade olmasıdır. Bu vakıa hem meşhurdur, hem katidir. -4-

Hem sinek onu tâciz etmezdi, onun cesed-i mübarekine ve libasına konmazdı. -5- Nasıl ki, evlâdından Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) dahi, ceddinden o hali irsiyet almıştı; sinek ona da konmazdı.

Onuncusu: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dünyaya geldikten sonra, bahusus velâdet gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki, şu hadise, On Beşinci Sözde Katiyen bürhanlarıyla ispat ettiğimiz üzere, şu yıldızların sukutu, şeyâtin ve cinlerin gaybî haberlerden kesilmesine alâmet ve işarettir. İşte, madem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiyle dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlarla karışık, kâhinlerin ve gaibden haber verenlerin ve cinlerin ihbârâtına sed çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi’setten evvel kâhinlik çoktu. Kur’ân nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek Kur’ân hâtime çekmişti. İşte, eski zaman kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar suretinde yine bir nevi kâhinlik, Avrupa’da, ispritizmacıların içlerinde baş göstermiş. Her ne ise…

Elhasıl: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın nübüvvetinden evvel nübüvvetini tasdik ettiren ve tasdik eden pek çok vakıalar, pek çok zatlar zâhir olmuşlar. Evet, dünyaya mânen reis olacak Haşiye ve dünyanın mânevî şeklini değiştirecek ve dünyayı âhirete mezraa yapacak ve dünyanın mahlûkatının kıymetlerini ilân edecek ve cin ve inse saadet-i ebediyeye yol gösterecek ve fâni cin ve insi idam-ı ebedîden kurtaracak ve dünyanın hikmet-i hilkatini ve tılsım-ı muğlâkını ve muammâsını açacak ve Hâlık-ı Kâinatın makasıdını bilecek ve bildirecek ve o Hâlıkı tanıyıp umuma tanıttıracak bir zat, elbette o daha gelmeden herşey, her nevi, her taife onun geleceğini sevecek ve bekleyecek ve hüsn-ü istikbal edecek ve alkışlayacak ve Hâlıkı tarafından bildirilirse o da bilecek. Nasıl ki, sabık işaretlerde ve misallerde gördük ki, herbir nev-i mahlûkat, onu hüsn-ü istikbal ediyor gibi mu’cizâtını gösteriyorlar, mucize lisanıyla nübüvvetini tasdik ediyorlar.

Haşiye: Evet, Sultan-ı Levlâke Levlâk, öyle bir reistir ki, bin üç yüz elli senedir saltanatı devam ediyor. Birinci asırdan sonra herbir asırda lâakal üç yüz elli milyon tebaası ve raiyeti vardır. Küre-i arzın yarısını bayrağı altına almış; ve tebaası kemâl-i teslimiyetle ona hergün salât ü selâmla tecdid-i biat ederek emirlerine itaat ederler.

1- Kadı İyâz, eş-Şifâ, 1:368; el-Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:318; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:753.

2- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:367; el-Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:315; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:751; Ebû Naîm, Delâilü’n-Nübüvve, 1:166.

3- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:368; el-Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:315; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:752; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 6:125.

4- Es-Sâ’âtî, el-Fethü’r-Rabbânî, 20:192-193; el-Heyse-mî, Mecmeu’z-Zevâid, 8:220-221; Ebû Naîm, Delâilü’n-Nübüvve, 1:111-113; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2:273; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:366; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şi-fâ, 1:750; Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:313.

5- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:368; el-Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:319; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:753; Şa’rânî, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, 1:109.

İkinci Nükte: Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın zamanında sihrin revacı olduğundan, mühim mu’cizâtı ona benzer bir tarzda geldiği; ve Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın zamanında ilm-i tıp revaçta olduğundan, mu’cizâtının galibi o cinsten geldiği gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dahi zamanında Ceziretü’l-Arabda en ziyade revaçta dört şey idi:

Birincisi: Belâgat ve fesahat.

İkincisi: Şiir ve hitabet.

Üçüncüsü: Kâhinlik ve gaibden haber vermek.

Dördüncüsü: Hâdisât-ı maziyeyi ve vâkıât-ı kevniyeyi bilmekti.

İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan geldiği zaman, bu dört nevi malûmat sahiplerine karşı meydan okudu.

Başta, ehl-i belâgate birden diz çöktürdü; hayretle Kur’ân’ı dinlediler.

İkincisi, ehl-i şiir ve hitabet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altınla yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medar-ı iftihar için asılan meşhur Muallâkat-ı Seb’alarını indirtti, kıymetten düşürdü.

Hem gaipten haber veren kâhinleri ve sâhirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tard ettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi.

Hem ümem-i sâlifenin vekayiine ve hâdisât-ı âlemin ahvâline vakıf olanları hurafattan ve yalandan kurtarıp, hakikî hâdisât-ı maziyeyi ve nurlu olan vekayi-i âlemi onlara ders verdi.

İşte bu dört tabaka, Kur’ân’a karşı kemâl-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şakirt oldular. Hiçbirisi hiçbir vakit birtek sûreyle muarazaya kalkışamadılar.

” -1- Veyahut, cin ve şeytana uyup, kehânetfüruşlar, ispirtizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan semâvâta, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var tahayyül ediyorlar ki, senin semâvî haberlerini tekzib ederler? Böyle şarlatanların inkârları, hiç hükmündedir. ” -2- Veyahut, ukûl-u aşere ve erbâbü’l-envâ nâmiyle, şerikleri itikad eden müşrik felâsife gibi ve yıldızlara ve melâikelere bir nevi ulûhiyet isnad eden Sâbiiyyun gibi, Cenâb-ı Hakka veled nisbet eden mülhid ve dâllînler gibi, Zât-ı Ehadve Samedin vücûb-u vücuduna, vahdetine, samediyetine, istiğnâ-i mutlakına zıd olan veledi nisbet ve melâikenin ubûdiyetine ve ismetine ve cinsiyetine münâfi olan ünûseti isnad mı ederler? Kendilerine şefaatçi mi zannederler ki, sana tâbi olmuyorlar? İnsan gibi mümkîn, fânî, bekâ-i nevine muhtaç ve cismânî ve mütecezzî, tekessüre kâbil ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise müştak mahlûklar için, vâsıta-i tekessür ve teâvün ve râbıta-i hayat ve bekâ olan tenâsül, elbette ve elbette vücudu vâcib ve dâim, bekâsı ezelî ve ebedî, zâtı cismâniyetten mücerred ve muallâ ve mahiyeti tecezzî ve tekessürden münezzeh ve müberrâ ve kudreti aczden mukaddes ve bîhemtâ olan Zât-ı Zülcelâle evlât isnad etmek; hem, o âciz, mümkîn, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağrurânesine yakıştıramadıkları bir nevi evlât, yani hadsiz kızları isnad etmek, öyle bir safsatadır ve öyle bir divânelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin tekzibleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her divânenin hezeyânına kulak verilmez. ” -3- Veyahut, hırsa, hıssete alışmış tâğî, bâğî dünyaperestler gibi, senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki, senden kaçıyorlar? Ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun? Ve onlara Cenâb-ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin hased ve bedduâlarından kurtulmak için, ya ondan veya kırktan birisini kendi fakirlerine vermek ağır bir şey midir ki, emr-i zekâtı ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların tekzibleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır, cevap vermek değil. ” -4- Veyahut, gaybâşinâlık dâvâ eden Budeîler gibi ve umûr-u gaybiyeye dâir tahminlerini yakîn tahayyül eden akılfüruşlar gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki, senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar? Öyle ise, vahye mazhar resûllerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan mâlûmât alarak yazıyorlar hülyâsında bulunuyorlar. Böyle haddinden hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfüruşların tekzibleri sana fütur vermesin. Zîrâ az bir zamanda senin hakikatlerin onların hülyâlarını zîr ü zeber edecek.
1- Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyicileri, işittiklerine dâir açık bir delil getirsin. (Tûr Sûresi: 38.)

2- Yoksa kız çocukları Onun, erkek çocuklar da sizin mi? (Tûr Sûresi: 39.)

3- Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı girdiler? (Tûr Sûresi: 40.)

4- Yoksa gaybın ilmi onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar? (Tûr Sûresi: 41.)

| Sonraki Sayfa>

Hem dinle: -1- senalarını işit. Eğer cinnîlerle görüşmek istersen, -2- surlu sûreye gir, onları gör, dinle ne diyorlar? Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki: -3- * * *1- O bundan [evlat edinmekten] münezzehtir. Hayır, onların evlat dedikleri, Allah’ın ikramda bulunduğu kullardır. • Allah emretmedikçe onlar bir söz söylemezler; ancak Onun emriyle hareket ederler. (Enbiyâ Sûresi: 26-27.) 2- De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’ân’ı dinleyerek şöyle dedikleri bana vahyolundu:. (Cin Sûresi: 1.) 3- Biz, doğru yola ileten hârikulâde bir Kur’ân dinledik ve ona İmân ettik. Biz Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız. (Cin Sûresi: 1-2.)
| Sonraki Sayfa>
Hem Hazret-i Hamza, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan niyaz etti ki, “Ben Cebrâil’i görmek istiyorum.” Kâbede ona gösterdi. Dayanamadı, bîhuş oldu, yere düştü. -1-

Bu çeşit melâikeleri görmek vukuatı çoktur. Bütün bu vukuat, bir nevi mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmı gösteriyor ve delâlet ediyor ki, onun misbâh-ı nübüvvetine melekler dahi pervanelerdir.

Cinnîler ise, onlarla görüşmek ve görmek, değil Sahabeler, belki avâm-ı ümmet dahi çoklarıyla görüşmeleri çok vuku buluyor. Fakat en kati, en sahih haberle, eimme-i hadis bize diyorlar ki, İbni Mes’ud: “Batn-ı Nahl’de, ecinnîlerin ihtidâsı gecesinde ecinnîleri gördüm ve Sudan kabilesinden Zut denilen uzun boylu taifeye benzettim. Onlara benziyordular.” -2-

Hem meşhurdur ve hadis imamları tahriç ve kabul ettikleri Hazret-i Hâlid ibni Velid vak’asıdır ki, Uzzâ denilen sanemi tahrip ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye çıktı. Hazret-i Hâlid bir kılıçla o cinniyeyi iki parça etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hadise için ferman etmiş ki: “Uzzâ sanemi içinde ona ibadet ediliyordu. Daha ona ibadet edilmez.” -3-

Hem Hazret-i Ömer’den meşhur bir haberdir ki, demiş: Biz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında iken, ihtiyar şeklinde, elinde bir asâ, “Hâme” isminde bir cinnî geldi, İmân etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ona kısa sûrelerden birkaç sûreyi ders verdi. Dersini aldı, gitti. -4-

Şu âhirki hadiseye, çendan bazı hadis imamları ilişmişler. Fakat mühim imamlar, sıhhatine hükmetmişler. Her neyse, bu nevide uzun söylemeye lüzum yok; misalleri çoktur.

Hem deriz ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın nuruyla, terbiyesiyle ve onun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh-i Geylânî gibi aktablar, asfiyalar, melâikeler ve cinlerle görüşmüşler ve konuşuyorlar; ve bu hadise, yüz tevatür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet, ümmet-i Muhammed’in (a.s.m.) melâike ve cinlerle temasları ve tekellümleri ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın terbiye ve irşad-ı i’câzkârânesinin bir eseridir.

Üçüncü Şube: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hıfzı ve ismeti, bir mucize-i bâhiredir.

-5- âyet-i kerimesinin hakikat-i bâhiresi, çok mu’cizâtı gösterir.

1- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:362; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:282; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:736.

2- Müsned (tahkik: Ahmed Şâkir), 6:165, no. 4353; Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, 1:343, 2:361.

3- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:362; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:287; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:738; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4:316; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:176.

4- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:363; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3:287; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 5/416-418.

5- “Allah seni insanlardan korur.” (Mâide Sûresi: 5:67.)

İKİNCİ NÜKTE : Küre-i arzın, münkir coğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu; ve semâvât dahi, kozmoğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu ispat eder. Bu risâle, öyle geveze mülhidlere bir licamdır, yani, gemdir
On Üçüncü Lem’a
“Hikmetü’l-İstiâze” nâmiyle mâruf, gâyet kıymettar ve kuvvetli ve hakîkatli bir risâledir.
-1-
sûresinin en mühim bir hakîkatini,
-2-
âyetinin mühim bir hikmetini ve -3- ‘in en mühim bir sırrını On Üç İşaret ile tefsir ederek, on üç anahtarla, ‘ın kal’a-i hasînine girmek için kapı açar, tahassüngâhı gösterir.
BİRİNCİ İŞARET
“Şeytanların kâinatta îcad cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfîr ettikleri halde; ve Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu ve hak ve hakîkatin câzibedar güzellikleri ehl-i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu halde, hizbüşşeytanın çok defa hizbullaha galebe etmesinin hikmeti nedir?” diye suâle karşı gâyet katî ve vâzıh bir cevaptır.
İKİNCİ İŞARET
“Şerr-i mahz olan şeytanların îcâdı ve ehl-i îmâna taslitleri ve onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehenneme girmelerine, Cemîl-i Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli bu hadsiz çirkinliğin

1 De ki: Sığınırım insanların Rabbine·İnsanların melikine·İnsanların İlâhına·İnsanların kalbine sinsice vesvese verenlerin şerrinden·Cinden ve insanlardan olan şeytanların şerrinden.(Nâs Sûresi: 1-6.)

2 De ki: “Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. · Onların yanımda bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım. (Mü’minûn Sûresi: 97-98.)

3 Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

On Beşinci İşaret

Nasıl ki taşlar, ağaçlar, kamer, güneş onu tanıyorlar, birer mucizesini göstermekle nübüvvetini tasdik ediyorlar. Öyle de, hayvânat taifesi, ölüler taifesi, cinler taifesi, melâikeler taifesi o zât-ı mübareki tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki, onlar, onu tanıdıklarını, herbir taifesi bazı mu’cizâtını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar.

Şu On Beşinci İşaretin Üç Şubesi var.

Birinci Şubesi: Hayvânat cinsi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tanıyorlar ve mu’cizâtını da izhar ediyorlar. Şu Şubenin çok misalleri var. Biz yalnız burada, meşhur ve mânevî tevatür derecesinde kati olmuş veya muhakkıkîn-i eimmenin makbulü olmuş veya ümmet telâkki-i bilkabul etmiş olan bir kısım hadiseleri, numune olarak zikredeceğiz.

Birinci hadise: Mânevî tevatür derecesinde bir şöhretle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri’s-Sıddık ile, küffârın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri gar-ı Hira’nın kapısında, iki nöbetçi gibi, iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi, perdedar gibi, harika bir tarzda, kalın bir ağla mağara kapısını örtmesidir. Hattâ, rüesa-yı Kureyş’ten, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın eliyle gazve-i Bedir’de öldürülen Übeyy ibni Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: “Mağaraya girelim.” O demiş: “Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Hazret-i Muhammed tevellüt etmeden bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin işte orada duruyor. Adam olsa orada dururlar mı?” -1- İşte bunun gibi, mübarek güvercin taifesi, feth-i Mekke’de dahi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmam-ı Celil ibni Veheb naklediyor. -2-

1- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:313; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:368; Müsned, 1:248; San’ânî, el-Musannef, 5:389; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3:179-181; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:27; İbnü’l-Kayyım, Zâdü’l-Meâd (tahkik: Arnavud), 3:52; et-Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, no. 5934; Merûzî, Müsnedü Ebû Bekir-i Sıddık, no. 73; Zeyle’î, Nasbü’r-Râye, 1:123; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:52-53.

2- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:313; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:637.

Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey benîâdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet-i tâmme yapmak için, ahvâl ve vukuât-ı zemine bizzat ıttılâ veriyorum; ve mâdem herbir insana, fıtraten, zemine bir halîfe olmak kabiliyetini vermişim; elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini, hikmetim iktizâ ettiğinden, vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev’en yetişebilir; maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet misillü mânen erişebilir. Öyle ise, şu azîm nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemini, her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.

-1-deki ferman-ı Rahmânîyi dinleyiniz.” İşte beşerin nâzik san’atlarından olan celb-i sûret ve savtların çok ilerisindeki nihayet hududunu şu âyet remzen gösteriyor ve teşviki işmâm ediyor.

Hem meselâ, yine Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm cin ve şeytanları ve ervâh-ı habîseyi teshîr edip, şerlerini men ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler: -2-(ilâ âhir), -3- (îlâ âhir) âyetiyle diyor ki: Yerin insandan sonra zîşuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki; Cenâb-ı Hakkın evâmirine musahhar olan bir abdine onları musahhar etmiştir.

Cenâb-ı Hak, mânen şu âyetin lisân-ı remziyle der ki: “Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de Benim emrime musahhar olsan, çok mevcudât, hattâ cin ve şeytan dahi musahhar olabilirler.”

İşte, beşerin, san’at ve fennin imtizâcından süzülen, maddî ve mânevî fevkalâde hassâsiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi celb-i ervâh ve cinlerle muhâbereyi, şu âyet en nihayet hududunu çiziyor ve en faydalı sûretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat, şimdiki gibi, bâzan kendine emvât nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habîseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımât-ı Kur’âniye ile onları teshîr etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.

1- Üzerinde gezesiniz ve Allah’ın verdiği rızıktan yiyesiniz diye, yeryüzünü sizin emrinize veren Odur. Sonra dönüşünüz yine Onadır. (Mülk Sûresi: 15.)

2- Asi olan şeytanları ise zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik. (Sâd Sûresi: 38.)

3- Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik. (Enbiyâ Sûresi: 82.)

Demek, her dağ, insanların lisâniyle, aks-i sadâ sırrıyla tesbihât yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelâle tesbihâtları vardır. cümleleriyle, Hazret-i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâma kuşlar envâının lisânlarını, hem istidadlarının dillerini, yani hangi işe yaradıklarını onlara Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiğini şu cümleler gösteriyorlar.

Evet, mâdem hakikattir, mâdem rûy-i zemin, bir sofra-i Rahmân’dır, insanın şerefine kurulmuştur; öyle ise, o sofradan istifade eden sâir hayvanât ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki, en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bâzı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok tâifeleri var ki, karındaşları hayvanât-ı ehliye gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ, çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faydalı bir hizmette, ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi istifade ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en müntehâ hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini tâyin ediyor, en haşmetli sûretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.

İşte, Cenâb-ı Hak şu âyetlerin lisân-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adâletine medâr olmak için, mülkümdeki muazzam mahlûkatı ona musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvanâtımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyle ise, herbirinize de mâdem gök ve yer ve dağlar, hamlinden çekindiği bir emânet-i kübrâyı tevdî etmişim, halîfe-i zemin olmak istidadını vermişim; şu mahlûkatın da dizginleri kimin elinde ise, ona râm olmanız lâzımdır. Tâ Onun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin; ve onların dizginleri elinde olan Zâtın nâmına elde edebilseniz ve istidadlarınıza lâyık makama çıksanız.

“Mâdem hakikat böyledir. Mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel, en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence-i mâsumâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvârî birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebâtâttan birer tel-i mûsıkî gibi nağamât-ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihât yapan bir acâibü’l-mahlûkat mahiyetini göstersin ve ekser ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş veya mutî birer hizmetkâr sûretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin, öteki lehviyât gibi, insaniyetin iktizâ ettiği makamdan seni düşürtmesin.

Kuşlar da onun etrafında toplanırdı. (Sâd Sûresi: 19). Bize kuşların dili öğretildi. (Neml Sûresi: 16.)

bu çeşit meselelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef-i Salihîn dahi çok bahsetmemişler. Çünkü öyle gaybî ve görünmeyen işlerde, su-i istimal düşer. Hem şarlatanlar, hodfuruşluklarını bir vesile yapabilirler. Nasılki şimdi ispritizmacılar “cinlerle muhabere” namıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medar-ı bahis edilmez. Hem Hâtemü’l-Enbiyadan sonra, cinlerde peygamber gelmemiş. Hem Risale-i Nur, bu zamanda bir tâun-u beşerî olan maddiyyunluk fikrini iptal etmek için, cinnî ve ruhanîlerin vücutlarını katî hüccetlerle ispat etmeye çalışmış, bu meseleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşaallah Risale-i Nur’un bir şakirdi, Sûre-i Rahmân’ı tefsir edip bu meseleyi de halleder.
Aziz, sıddık kardeşlerim,

Hakikaten Hâfız Ali, Hâfız Mehmed ve Mehmed Zühtü’nün vefatları, değil yalnız bize ve Isparta’ya belki bu memlekete ve âlem-i İslâma büyük bir zayiattır. Fakat şimdiye kadar bir cilve-i inayet olarak, Risale-i Nur’un bir şakirdi zâyi olduğu zaman, der’akab iki üç tane o sistemde meydana çıktığından, kuvvetle ümit varız ki, başka şekilde o kahramanların vazifelerini görecek, ümit ettiğimizden ciddî şakirtler çıkarlar, görürler. Zaten o üç mübarek merhum zatlar, az bir zamanda, yüz senelik vazife-i imaniyeyi gördüler. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların yazdıkları ve neşrettikleri ve okudukları huruf-u Nuriye adedince onlara rahmetler eylesin. âmin.
Benim tarafımdan o Hâfız Mehmed’in akrabasını ve mübarek köyünü tâziye ediniz. Ben de, onu Hâfız Ali ve Mehmed Zühtü’ye arkadaş edip, üstadlarımın aktab kısmının isimleri içinde o üçünün isimlerini dahil edip, Hâfız Akif’i dahi Asım ve Lütfi’ye arkadaş ettim.
Aziz, sıddık kardeşlerim,

sırrıyla, bu mes’elemizin tehiri hayırdır. Çünkü bütün mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>